Kutlu Doğum 2008 - Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Hayatı, Peygamberliği Sünnet ve Hadisler

Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Kimdir, Hayatı, Peygamberliği, Sosyal Hayatı, Sünnet ve Hadis
kimdir hayati Peygamberliği Sosyal Hayatı Sünnet Hadis

Kutlu Doğum Haftası İçin E-Kart Gönderimi

kimdir hayati Peygamberliği Sosyal Hayatı Sünnet Hadis

 

YIRMIDOKUZUNCU BOLUM

RASULÜLLAH'IN HÜKÜMDARLARLA MEKTUPLAŞMASI

Rasulullah'ın Mukavkıs'a Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

Rasulullahın Kaysere Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

Rasulullah'ınkisra/Ya Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

Rasullullah'ın Necaşiye Elçi Göndermesi Ve Ona Gönderdiği Mektup

Rasulullah'ın El-Haris İbn Ebi Şimr El-Gassaniye Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

Rasulullah'ın Hevze İsn Âli El-Hanifi'ye Elçi Göndermesi Ve Ona Gönderdiği Mektup

Rasulullahın Cebele İbnu’l eyheme Elçi Göndermesi

Rasulullah'ın Zulkela'a Elçi Göndermesi

Rasulullah'ın Ferve El-Cuzami'ye Yazdığı Mektup

Rasulullahın Culendanın Oğulları Ceyferle Abda Yazdığı Mektup

Rasulullah'ın El-Munzire Elçi Göndermesi

Rasulullahın Hımyer Hükümdarlarına Gönderdiği Mektup

                                                                   

 

                                                                    YIRMIDOKUZUNCU BOLUM

 

RASULÜLLAH'IN HÜKÜMDARLARLA MEKTUPLAŞMASI

 

Rasulullah'ın Mukavkıs'a Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

 

Rasulullah, Hatıb Ibn Ebi Beltea'yı Mukavkıs'a gönderdi.    

Hatıb varınca, Mukavkıs ona ikramda bulundu. Rasulullah'ın mektubunu aldı. Cevap olarak şunu yazdı: Gelecek bir Peygamber daha kaldığını biliyordum. Elçini ağırladım.

Ona dört cariye hediye etti. Cariyelerden biri Mariye'dir. İki de bi­nit hayvanı hediye etti. Birisi, Ufeyr adlı eşek, diğeri de Düldül denilen katırdı.

Mukavkıs müslüman olmadı. Rasulullah (s.a.v.) onun hakkında:

"Kötü adam, saltanatına kıyamadı. Saltanatı ona kalmayacak" dedi.

Rasulullah (s.a.v.), onun hediyesini kabul etti. Mariye'yi kendisine aldı. Mariye'den oğlu İbrahim doğdu. Veda haccmdan dönerken eşek öldü. Katır ise, Muaviye zamanına kadar kaldı.

1399) İbn Ca'fer şunu anlattı:

Rasulullah (s.a.v.), hicretin altıncı yılında, zilkade ayında, Hudey-biye'den dönünce, Hatıb İbn Ebi Beltea'yı İskenderiye'nin sahibi Mu­kavkıs'a gönderdi. Onu, İslam'a davet etmek üzere, Hatıb'îa bir de mektup gönderdi. Mukavkıs mektubu okuyunca, Hatıb'a hayırlı olsun, dedi, Mektubu alıp -mühürlü idi- fildişinden bir kutuya koydu ve cari-yesir.û verdi. Resulullah'm mektubuna cevap yazdı. Ama kendisi müs-İüman olmadı. Resulullah'a, Mariye'yi, eşeği Ya'fur'u ve katırı Düldül'ü berii/e etti. Düldül, beyaz renkliydi. O sırada, Araplarda ondan başka beyaz renkli katır yoktu.

Mukavkıs, Ehl-i Kitap'tan^ duyduğu özelliklerine göre peygam­berim hak peygamber olduğunu biliyordu ama iman etmedi.

Müslüman olmadan önce El-Muğire onun yanına gitmiş ve ona bundan bahsetmişti.

El-Mugire, Malik oğullarıyla birlikte Mukavkıs'a gidişini şöyle anlatır:

Malik oğulları Mukavkıs'm yanma girdiğinde o:

-Benimle sizin aranızda Muhammed'le ashabı varken, bana nasıl geldiniz? dedi. Onlar:

-Bu hususta ondan korktuğumuzdan deniz yolunu tuttuk, dediler. Mukavkıs:

-Onun, sizi kabule davet ettiği şey hakkında ne yaptınız? dedi. Malik oğulları:

-Bizden ona, hiç kimse tabi olmadı. Mukavkıs: -Peki, niye? diye sordu. Malik oğulları:

-O, bize, bugüne kadar, ne ataların, ne de hükümdarların tuttuğu, sonradan çıkma bir din getirdi. Biz atalarımızın tuttukları dine bağlıyız, dediler. Mukavkıs:

-Onun davetini kendi kavmi nasıl karşıladı? dedi. Malik oğulları:

-Ona, kavminin gençleri tabi oldular ve onun kavminden ve başka Araplardan kendisine muhalefet edenlere karşı korudular. Aralarında­ki çarpışmada bir defa kavmi, bir defa da o yenildi, dediler. Mukavkıs:

- Siz, O'nun kabule davet ettiği şeyleri bana dosdoğru haber verir misiniz? dedi. Malik oğulları:

- O, bizi tek ve ortağı olmayan Allah'a ibadet etmeye, ataların ya-pageldikleri ibadeti bırakmaya davet ediyor. Namaz kılmaya ve zekat vermeye davet ediyor, dediler. Mukavkis:

-Namaz ve zekat nedir? Bunlar için vakit ve adet belirlenmiş mi­dir? dedi. Malik oğulları:

-Geceli gündüzlü beş (vakit) namaz kılarlar. Bütün namazların i-simleri verilmiş vakit ve sayıları vardır. Her yirmi miskale varan altın­dan zekat verirler, dediler ve bütün malların zekatlarını bildirdiler. Mukavkıs:

-O, zekatı aldığında, nereye koyar? dedi. Malik oğulları: -Fakirlere. Onları fakirlere verir. O, sıla-i rahmi (akrabayı gözetmeyi), sözünde durmayı emrediyor. Faizi, zinayı ve içkiyi yasaklıyor. Allah'tan başkasının adına kesilenin etinden yemiyor, dediler. Mukav-kıs:

-O halde o bütün insanlara gönderilmiş bir Peygamberdir. Eğer o, Kibtilere ve Rumlara gelmiş olsaydı, onlar ona tabi olurlardı. Çünkü, îsa İbn Meryem onlara böyle emretmişti. Kendisinden önce gönderilmiş olan Peygamberler de, onu tarif etmişlerdi. Güzel akibet ve sonuç onun ola­cak. Kendisine, kimse karşı koyamayacak, dini ayakların bastığı her yere ve denizlerin kesiştiği yere kadar ulaşacak, kavmi onu mızrakla-rıyla koruyacaktır, dedi. Malik oğulları:

-Herkes onun dinine girse de, biz onun dinine girmeyiz, dediler. Hayretinden başını salladı ve;

-Siz oyalanıyorsunuz, dedi ve şu soruyu sordu. -Onun, kavmi arasındaki soyu sopu nasıldır? Biz: -O kavminin en soylusudur, dedik. Mukavkıs:

-Mesih (îsa) ve diğer peygamberler de (a.s.), böyle, mensup bulun­dukları kavimlerin soy sop yönünden üstünleri arasından gönderilmiş­lerdir, dedi. Mukavkıs tekrar sordu:

-Onun sözünde doğruluğu nasıldır?

-Doğru sözlülüğünden dolayı ona El-Emin adı verilmiştir, dedik. Mukavkıs:

-Onun işini inceleyin! Aranızdaki muamelelerinde doğru sözlü olan bir kimsenin, Allah'a karşı yalan söyleyebileceğini mi zannediyorsunuz, dedikten sonra: Ona tabi olanlar kimlerdir? diye sordu. Biz de:

-Gençler, dedik. Mukavkıs:

-Mesih (İsa) ve daha önceki peygamberlere ilk tabi olanlar da gençlerdi, dedi. Mukavkıs sordu:

-Tevrat ehli olan Yesrib yahudileri ona karşı ne yaptılar? Biz:

-Ona muhalefet ettiler. O da onların üzerine yürüyüp onları öl­dürdü ve esir etti. Her tarafa dağıldılar, dedik. Mukavkıs:

-Onlar kıskançtılar. Onun için kıskandılar. Halbuki onlar, onun durumundan bizim bilmediklerimizi biliyorlar, dedi.

El-Muğire şö'yle dedi:

Onun yanından ayrıldık. Bizi, Muhammed'e karşı rezil rüsvay eden ve başımızı önümüze eğdiren sözler duymuştuk. Kendi kendimize yabancı hükümdarlar bile onu tasdik ediyorlar, yakında bizler onun ak­rabası ve komşuları olduğumuz ve davetçisi evlerimize geldiği halde onun yanına uğramıyoruz, dedik.[1]

 

Rasulullahın Kaysere Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

 

Şöyle anlattılar:

Kayser bir gün sabahleyin üzgündü. Devlet adamları ona:

-Bu üzüntünün sebebi nedir? dediler. Kayser;

-Bu gece, Hitan melikini (sünnetliler hükümdarını) ortaya çıkmış gördüm, dedi. Onlar:

-Biz sadece, yahudilerin sünnet olduğunu biliyoruz. Onlar da senin hakimiyetinin altındalar. Onları öldür, dediler.

Onlar bu görüşteyken, Busra'nın sahibinin elçisi onlara Araplar­dan birisini getirdi. Elçi ona:

-Ey Kral! Araplardan olan bu adam, ülkesinde ortaya çıkan garip bir olaydan bahsediyor, dedi.

Herakliyüs tercümanına:

-Ülkesindeki bu olayın ne olduğunu ona sor, dedi. O da şöyle dedi:

-Aramızdan, peygamber olduğunu söyleyen birisi çıktı. Bazı kim­seler ona uydular. Bazıları da ona kavşı çıktılar. Aralarında bazı savaş­lar oldu. Ben onların yanından bu haldelerken ayrıldım. Herakliyüs:

-Onu soyun, dedi. Soyduklarında; onun sünnetli olduğunu gördü­ler. Herakliyüs:

-Bu benim gördüğümün zamanıdır. Elbisesini verin, dedi ve gitti. Sonra, emniyet emirini çağırdı ve ona:

-Benim için, Şam'ı iyice araştır. Peygamber olduğunu iddia eden bu adamın kavminden birisini bana getir, dedi.

Ebu Sufyan şöyle anlatmıştır: Ticaret için gitmiştim. Onun emni­yet emiri bizi yakalayıp:

-Siz o adamın kavminden misiniz? dedi. Biz de:

-Evet, dedik. Bizi çağırdı.

1400) Abdullah îbn Abbas şunu anlattı:

Rasulullah (s.a.v.) islam'a davet etmek üzere Kayser'e mektup yazdı: Mektubunu Dıhyetü'l-Kelbi ile gönderdi. Ona, Kayser'e vermesi için mektubu Busra'nın büyüğüne sunmasını emretti.

Allah, iranlıların askerlerim bozguna uğratınca, Hıms'tan îlya'ya (Kudüs'e) kadar Kayser için minderler seriliyordu.

îbn Abbas şöyle anlatır:

Kayser'e Rasulullah'm mektubu gelip onu okuyunca:

-Bana bunun kavminden birini bulunda ona Allah'ın Rasulünü (s.a.v.) sorayım dedi.

Efu Sufyan Ibn Harb, îbn Abbas'a şunu anlattı: Kendisi bazı Ku-reyşlilerle ticaret için Şam'a gelmişti. Bu, Rasulullah'la Kureyşli kafir­lerin barış halinde oldukları sırada olmuştu.

Ebu Sufyan anlatmaya devam etmektedir:

Kayser'in elçisi bana geldi. Beni ve arkadaşlarımı götürüp onun huzuruna çıkardı. Kayser başında tacıyla tahtında oturuyor, etrafında da Rum (Bizans) büyükleri vardı. Tercümanına:

-Onlara bu adama, soyca en yakın olanınız hanginizdir? diye sor, dedi.

-Benim dedim,

-Ona yakınlığının derecesi nedir? dedi.

-Amcamın oğludur, dedim.

Gerçekten de, kafile içinde, o sırada Abdulnıenaf oğullarından, benden başka bir kimse bulunmuyordu. Kayser:

-Onu benim yanıma getirin dedi. Arkadaşlanmmda yaklaştırıl-masını emretti. Arkadaşlarımı benim arkama oturttular. Sonra tercü­manına:

-Arkadaşlarına söyle, ben o adam hakkında buna birşeyler sora­cağım. Eğer bana yalan söylerse onu yalanlasınlar, dedi.

Vallahi, onun hakkında bana sorulacak şeyler hakkında uydura­cağım yalanımı, arkadaşlarımın orada burada anlatıp durmalarından utanmasaydım, kesinlikle yalan söylerdim. Fakat benim yalan söyledi­ğimi anlatacaklarından utandığım için ona doğrusunu söyledim. Daha sonra Herakliyüs, tercümanına:

-Söyle ona: O kişinin aranızdaki nesebi nasıldır, dedi. Ben: -O, aramızda soylu birisidir, dedim.

-Sizden, bu Peygamberlik sözünü, ondan önce söyleyen birisi var mıydı? diye sordu.

-Hayır, dedim.

-Peygamberlik hakkındaki sözünü söylemeden önce onu, hiç ya­lanla suçladığınız, kötülediğiniz olmuş muydu? diye sordu.

-Hayır, dedim.

-Onun ataları arasında hükümdar olan birisi var mıydı? dedi.

:Hayır, dedim.

-Ona halkın eşrafı mı tabi oldu, yoksa zayıflarını? dedi.

-Halkın zayıfları, dedim.

-Ona tabi olanlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı? dedi. -Artıyorlar, dedim.

-Onun dinine girdikten sonra beğenmeyerek, kızarak dininden dö­nen oldu mu? dedi.

-Hayır, dedim.

-Sözünde durmadığı olur mu? dedi.

-Hayır. Ancak biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı bıra­karak anlaşma yapmış bulunuyoruz. Sözünü bozacağından korkuyoruz, dedim.

Verdiğim cevaplara bu sözden başka bir şey katmak imkânını bu­lamadım. Çünkü yalanımı anlatıp yaymalarından korkuyordum.

-Siz onunla, o da sizinle çarpıştı mı? diye sordu. Ben de: -Evet, dedim.

-Sizin onunla, onun sîzinle yaptığı harp nasıl sonuçlandı? diye sordu.

-Galibiyet sıra ve nöbetleşe oldu. Bir defa o, bizi yendi. Bir defa da biz onu yendik, dedim. Herakliyüs:

-O, Size neleri emrediyor? dedi.

-Bize tek olan Allah'a ibadet etmemizi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamızı emrediyor. Bizi, atalarımızın taptığı şeylerden de menediyor. Bize namaz kılmayı, doğru olmayı, haramlardan sakınmayı, akraba ile ilgilenmeyi, verilen sözde durmayı ve emaneti sahiplerine vermeyi em­rediyor, dedim. Herakliyüs tercümanına:

- Ona de ki: Sana, onun, aranızda soyunun nasıl olduğunu sordum. Sen onun, aranızda en soylu olduğunu söyledin. Zaten Peygamberler, böyle kavimlerin en soyluları arasından seçilip gönderilirler.

Ben sana; bu peygamberlik sözünü ondan önce içinizde söyleyen birisi var mıydı? diye sordum. Sen; hayır dedin. Eğer, ondan önce, bu sözü söylemiş birisi olsaydı, bu da belki, kendisinden önce söylenmiş bir söze uymak isteyen birisidir derdim diye söylenebilirdim.

Ben sana; bu peygamberlik sözünü etmeden önce, onu hiç yalanla suçlamış mıydınız? diye sordum. Sen; hayır, dedin. Anladım ki, insan­lara karşı yalan söylemeyen kişi, Allah'a karşı da yalan söylemez.

. Sana: Onun ataları arasında bir hükümdar var mıydı ? diye sordum. Sen hayır, dedin. Eğer sen, ataları arasında bir hükümdar vardı, desey-din. Ben de: Atalarının saltanatını elde etmeğe çalışan birisi derdim.

Sana: Ona tabi olanlar halkın eşrafı mıdır yoksa zayıfları mıdır? diye sordum. Sen de: Zayıfların ona tabi olduğunu söyledin. Zaten, pey­gamberlerin tabileri de onlardır.

Ben sana: Onlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mi? diye sordum. Sen de, arttıklarım söyledin. Zaten, iman işide, tamamlanıncaya kadar hep böyle gider.

Sana: Onun dinine girdikten sonra beğenmeyerek, kızarak dinin­den dönen oldu mu? diye sordum. Sen de: Hayır, dedin. Zaten [îman da] böyle olur. îmanın neşesi, kalbe karışıp kökleşince, hiç kimse, onu be-ğenmemezlik etmez.

Ben sana: O, sözünü bozar mı? diye sordum. Sen de: Hayır dedin. Zaten peygamberler böyledir. Onlar sözlerini bozmazlar.

Ben sana: Onunla, hiç çarpıştınız ını? O da sizinle çarpıştı mı? diye sordum. Sen de: Bunu yaptığınızı, aranızdaki harbin sonucunun sıra ile olduğuna, bir defasında, onun sizi yendiğini, diğerinde de sizin onu yendiğinizi söyledin. Zaten, peygamberler böyledir. Çeşitli imtihanlara tabi tutulurlar. Sonunda güzel akibet ve sonuç, onların olur.

Ben sana: O, size neleri emrediyor? diye sordum. Sen de, onun, tek olan Allah'a ibadet etmeyi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı emretti­ğini, atalarınızın taptığı şeylerden sizi menettiğini, yine size doğruluğu, sözünde durmayı ve emaneti yerine vermeyi emrettiğini söyledin. Bun­lar, bir peygamberin sıfat ve özelliğidir. Zaten ben onun çıkacağını bili­yordum. Fakat sizden olacağım zannetmiyordum.

Eğer onun hakkında bu söylediklerin doğruysa, yakında, şu ayak* larımın bastığı yere hakim olacaktır. Vallahi, onun yanma varabileceği­mi bilsem kendisine kavuşmak için her zahmete katlanırdım. Yanında olsam ayaklarım yıkardım, dedi.

Sonra Rasulullah'm (s.a.v.) mektubunu getirtip okutturdu. Mek­tupta şöyle yazılıydı:

" Bismillahi rrahm anirrahim.

Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed'den, Rumların büyüğü Herakli-yüs'e,

Selam hidayete (doğru yola) uyanlara olsun. Bundan sonra derim ki; Ben seni. İslam'a göre müslümanlığa davet ediyorum. Müslüman ol, selamette ol. Allah, sana ecrini ilci kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, çifçilerin günahı senin boynuna olsun. "Ey Ehl-i Kitabî Ge­liniz, aramızda ve aranızda eşit olan bir kelimede birleşelim de, Allah'tan başkasına tapmayalım! O'na, hiçbir şeyi ortak koşma­yalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rab tanımayahm. Buna rağmen, onlar bu davetten yüz çevirirlerse, siz şahit olun ki, bizler müslumanlarız, deyin."[2]

Harakliyüs mektubu okutturduktan sonra, etrafındaki Rum bü­yüklerinden gelen sesler yükseldi. Bağırıp çağırmalar arttı. Ben onların ne dediklerini bilmiyordum. Herakliyüs bizim dışarıya çıkarıl-mamızı emretti ve çıkarıldık.

Arkadaşlarımla birlikte dışarı çıkınca onlara: îbn Ebi Kebşe'nin[3] işi iyice büyüdü. Beni'l-Asfar'm (Rumların) hükümdarı bile ondan korkuyor, dedim.

Vallahi, istemediğim halde, Allah, kalbime İslam'ı sokuncaya ka­dar, devamlı onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin olarak inandım.

1401) Bize ez-Zubri'den rivayet edildi. Hristiyanlardan bir usku­run bana anlattığına göre, Rasulullah'm mektubu gelince, Herakliyüs onu koynuna koydu. Sonra Roma'daki bir adama mektup yazdı. O, ib­ranca yazılanları okur/ona haber verirdi.

Romadaki' adamı Herakliyüs'e O (Rasulullah) beklediğimiz Pey­gamber1 dir, bunda şüphe yok, ona tabi ol ve onu tasdik et, diye yazdı.

Herakliyüs, Rumların komutanlarına kral köşkünde toplanmala­rını emretti. Onlar toplandılar. Köşkün kapıları kapatıldı. Komutanla­rın kendisine bir kötülük yapmasından korktuğu için köşkün üs katındaki bir odaya çıktı ve: Ey Rum topluluğu! Bana, dinine davet et­mek üzere o zatın mektubu geldi. Vallahi o, beklediğimiz ve kitapları­mızda bulduğumuz Peygamberin ta kendisidir. Gelin, ona tabi olalım. Dünya ve ahirette rahat olalım. Hep bir ağızdan homurdanarak köşkün kapılarına doğru koştular. Kapıların kapalı olduğunu gördüler. Herak­liyüs: Onları geri çevirin, dedi. Şöyle konuştu: Ey Rum topluluğu! Sizin dininize ne derece bağlı olduğunuzu görmek için böyle söyledim ve sizi memnun kalacağım durumda gördüm.

Onun önünde eğildiler ve çekip gittiler.[4]

1402) Dıhye îbn Halife şöyle anlattı:

Peygamber (s.a.v.), bir mektupla beni Dimeşk'taki Rum Krallığına-gönderdi. Rasulullah'm mektubunu ona verdim. Mektubun mührünü öptü ve onu üzerinde oturduğu şeyin altına koydu. Sonra komutanları­nın ve kavminin toplanmasını istedi. Onlar toplandılar. Onun için dö­şenmiş minderlerin üzerine çıktı. Farslar ve Rumlar böyle yaparlardı. Onların kürsilerî yoktu.

Daha sonra adamlarına şu konuşmayı yaptı:

Bu, Mesih İsa'nın bize, İbrahim'in oğlu ismail'in soyundan gelece­ğini müjdelediği peygamberdir.

Dinleyenler homurdandılar. Eliyle, susun diye işaret etti. Sonra: Ben sadece, hristiyanlığa olan ilginizin nasıl olduğunu denemek iste­miştim, dedi.

Ertesi gün bana, gizlice bir haber gönderdi. îçinde üçyüz onüç res­min bulunduğu büyük bir eve aldı. Bir de ne göreyim. Onlar peygam­berlerin resimleriydi. Şöyle dedi

-Bak, senin adamının bunlardan hangisidir?

Sanki peygambere bakarcasma, Rasulullah'm resmini gördüm.

-Bu, dedim.

-Doğru söyledin, dedi.

-Şu sağındaki kimin resmi? dedi.

-Ebu Bekir denilen, onun kavminden birisi, dedim.

-Şu solundaki kim ya? dedi.

-Ömer İbnu'l-Hattab denilen yine onun kavminden birisi diye ce­vap verdim.

-Biz Kitapta Allah'ın dini, onun bu iki arkadaşıyla tamamlayaca­ğını görüyoruz dedi.

Peygamber'e geldiğimde, ona bu hadiseyi anlattım. Rasulullah (s.a.v.) da:

- "Doğru söylemiş. Allah bu dini, Ebu Bekir ve Ömer'le tamamla­yacak ve üstün getirecek" dedi.[5]

1403) İbn İshak, bazı alimlerden nakletti: Herakliyüs Dihye'ye:

-Vallahi, iyi biliyorum ki, senin adamın gönderilmiş bir peygam­berdir ve bizim beklediğimiz kişidir. Fakat ben, Rumlardan bana bir kötülük gelmesinden korkuyorum. Bu durum olmasaydı, mutlaka ona tabi olurdum, dedi.

1404)  İbn Ishak, Halid İbn Sinan'a, Rum büyüklerinden birinin şunu anlattığını nakletti:

Herakliyüs, Şam'dan Kostantiniyye'ye gitmek istediğinde ve Ra­sulullah'ın durumu ona ulaştığında, Rumları toplayıp:

-Ben size bir meseleyi arzedeceğim dikkat edin, dedi. -Nedir o? dediler.

-Vallahi biliyorsunuz, bu adam gönderilmiş bir peygamberdir. Onu kitaplarımızda buluyoruz ve özellikleriyle tanıyoruz gelin ona tabii ola­lım, dedi. Onlar da:

-Ama o zaman, Arapların tahakkümü altında oluruz, dediler.

-Öyleyse her sene ona, cizye vereyim de bana karşı şiddetini kıra­yım ve onunla savaştan kurtulayım dedi.

-Biz Araplara ancak zillet ve fakirliği veririz. Hayır vallahi, dediler.

-Ona, Suriye toprağım -ki orası, Filistin,Ürdün, Dimeşk, Hıms ve Bizans'a giden yolun gerisindeki yerler- vereyim, dedi.

-Hayır, vermeyiz dediler.

-Vallahi, siz şehrinizde güçlü olursanız mutlaka üstün geldiğinizi göreceksiniz.

Sonra, bir katırın üzerine oturup yola koyuldu. Tepeden yola bak­tığında Şam topraklarını gördü ve: Ey Suriye topraklan sana veda se-lamıyla selâm olsun, dedi.

Musannif (yazar) Rasulullah'tan (s.av.) sonra Ebu Bekr, Kayser'e elçi göndermiştir, der,

1405) Musa îbn Ukbe şunu anlattı:

Hişam İbnu'1-As, Nuaym îbn Abdillah ve adım verdiği başka bir adam, Ebu Bekr'in zamanında Rum hükümdarına gönderildiler.

Bunlardan birisi şöyle anlattı: Musa îbn Ukbe şunu anlattı:

Guta'daki Cebele Îbnu'l-Eyhem'in huzuruna girdik. Onun üzerinde siyah elbiseler vardı ve etrafındaki her şeyde siyahtı. O:

-Bunları adakta bulunduğum için giydim. Sizi, Şam'ın tamamın­dan çıkarmcaya kadar bunları çıkarmayacağım, dedi. Biz de:

-Bizi bu oturduğun yerden uzaklaştırmak için hiç acele etme. Val­lahi, biz onu senden ve en büyük hükümdardan mutlaka alacağız, in­şallah. Bunu bize peygamberimiz (s.a.v.) haber verdi.

-Öyleyse siz sümerasmız, dedi. Biz:

-Sümera mı? dedik.

-Siz, onlar değilsiniz, dedi.

-Peki, onlar kim? dedik.

-Gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimseler, dedi. Biz:    '

-Vallahi, biz onlarız, dedik.

-Sizin namazınız nasıldır? dedi.

Ona namazımızı tarif ettik. Vallahi, onu bir siyahlık bürüdü. Sanki yüzü, siyah bir tuğla parçası gibi oldu.

-Kalkın, dedi ve bize hükümdarın yanına gitmemizi emretti. Git­tik. Elçi bizi, şehrin kapısında karşıladı ve:

-isterseniz [size] katır [getireyim] isterseniz at getireyim, dedi. Biz: -Hayır, biz onun huzuruna sadece olduğumuz gibi gireceğiz, dedik.

[Ona; onlar emrini yerine getirmiyorlar diye haber gönderdi]. O da: Onları serbest bırak diye haber gönderdi.

Biz, sarıklı ve kılıçlarımız takılı olarak hayvanlarımızın üzerinde içeriye girdik. Kralın kapısına vardığımızda, onun yüksek bir köşkte o-turduğunu gördük. Bize baktı. Başlarımızı kaldırdık ve: La ilahe illallah, dedik.

-Allah biliyor, köşk tamamen sallandı. Biz rüzgarın düşürdüğü hurma salkımları gibi olduk (dağıldık).

Bize şu haberi gönderdi; Dininizi kapımda açıklamayın.

Girin diye haber gönderdi. îçeri girdik. Gördük ki, tavana asılı bir yatağın üzerindeydi. Yine üzerinde kırmızı bir kıyafet vardı. Yanındaki her şeyin de kırmızı olduğunu gördük. Rum komutanlar da yanındaydı. Bizimle elçi vasıtasıyla konuşmak istiyordu. Biz:

-Hayır, vallahi, biz onunla elçi vasıtasıyla konuşmayız. Biz ancak hükümdara gönderildik. Bizimle konuşmak istiyorsan, seninle konuş­mamıza izin ver.

Biz yanma girince, güldü. Yanında, Arapçayı güzel konuşan birisi vardı. Biz La îlahe illallah, dedik. Allah bilir, tavan sallandı. O ve a-damları başını kaldırdı.

-Sizin, o sözünüz ne büyük? dedi.

-O, kelime-i tevhiddir, dedik.

-Sizin herşeyden önce söylediğiniz söz müdür o? dedi,

-Evet, dedik.                                                       

-Onu, düşmanınızın memleketinde söylediğinizde, tavanları titre­yip sallanıyor, dedi.

-Hayır, dedik.

-Siz onu, kendi memleketinizde söylediğinizde, tavanlar titreyip sallanmıyor mu? dedi.

-Hayır, biz böyle olduğunu görmedik. Sadece senin yanında gördük.

-Doğruluk ne güzel şey! Siz şehirleri fethettiğinizde ne dersiniz? dedi,

-La ilahe illallahu vallahu ekber, deriz, dedik.

-Siz La ilahe illallah, dediğinizde onun ortağı yok demek istiyor­sunuz, öyle değil mi? "Allahu Ekber" dediğinizde, ondan daha büyük birşey yok demek istiyorsunuz, öyle değil mi? dedi. Biz:

-Evet, dedik.

-Bana Peygamberinizin selâmını vermenize engel olan nedir? diye sordu. Biz:

-Bizim Peygamberimizin selamı sana helal değildir. Senin selamın bize helal değil ki, sana o selamı verelim, dedik.

-Sizin selamınız nedir ya! dedi.

-Cennet halkının selamıdır, dedik.

-Peygamberinizi o selamla mı selamlıyordunuz? dedi. Biz:

-Evet, dedik.

-Size kimler mirasçı olur? dedi.

-En yakın akrabalar, dedik.

Hükümdarlarınız da mı öyledir? dedi.

-Evet, dedik.

Bize birçok yiyecek verilmesini ve güzel bir konaklama yeri temin edilmesini emretti. Üç gün kaldık. Sonra, bir gece bize haber gönderdi. Yanında hiç kimse yokken huzuruna girdik. Bizden daha önceki söyle­diklerimizi tekrar etmemizi istedi. Ona tekrar ettik. Yanında, büyük, altın işlemeli, dört köşe, sandık gibi birşey vardı. Onun içinde de küçük gözler vardı. Gözlerden birini açtı. Oradan içinde beyaz bir resim bulu­nan siyah renkli ipek bir bez parçası çıkardı. Çok uzun ve insanların en sık saçlısı olan bir adam gördük.

-Bunu tanıyor musunuz? dedi. -Hayır, diye cevap verdik. -Bu, Adem'dir, dedi.

Sonra onu tekrar yerine koydu. Başka bir gözü açtı. Ondan da si­yah bir ipek çıkardı. Onun içinde de beyaz bir resim vardı. Baktık ki, resimde; büyük ba,şh, kıptüerinki gibi, saçları kıvırık, insanların en bü­yük butlusu ve gözleri kırmızı bir adam gördük.

-Bunu tanıyor musunuz? dedi. (-Hayır, dedik. -Bu, Nuh'tur, dedi.)

Sonra onu da yerine koydu. Başka bir gözü açtı. Ondan da içinde beyaz bir resim bulunan siyah bir ipek çıkardı. Biz:              

-Peygamber Muhammed (s.a.v.) dedik.

-Vallahi, bu, Allah'ın Rasulu Muhammed'dir, dedi. Allah bilir o a-yağa kalktı, oturdu (sonra): "Allah aşkına, bu sizin peygamberiniz mi?" dedi.

Allah için o, bizim Peygamberimizdir. Sanki sağken ona bakıyor gibiyiz, dedik.

-Gerçi, bu gözlerin sonundaydı, ama ben sizin tavrınızı görmek için onu hemen gösterdim dedi.

Sonra onu tekrar yerine koydu. Bir göz daha açtı. Ondan, içinde beyaz bir resim bulunan siyah bir bez çıkardı. Bu defa da, kısık dudaklı, çökük gözlü, dişlerini sıkmış, sakalı sık ve asık suratlı birisini gördük.

-Bunu tanıyor musunuz? dedi. -Hayır, dedik.

-Bu, Musa'dır. Yanında, ona benzeyen bir adam vardı. Ancak onun gözlerinde bir tür şaşılık vardı ve başına da yağ sürmüşdü.

-Bu Harun'dur, dedi.

Sonra onu kaldırdı. Başka bir gözü açtı. Ondan siyah bir bez çı­kardı. Kırmızı veya beyaz bir resim gördük. Resimde orta boylu, yaşlı bir kadına benzeyen birisiyle karşılaştık,

-Bunu tanıyor musunuz? dedi.

-Hayır, dedik.

- Bu Davud'dur, dedi.

Daha sonra onu yerine koydu. Siyah bir ipek çıkardı. Onda beyaz bir resim vardı. Bunun, ata binmiş bacakları uzun [sırtı kısa], her şeyi kanat (gibi) olan ve etrafında rüzgar bulunan bir adam resmi olduğunu gördük.

-Bunu tanıyor musunuz? dedi.

-Hayır, dedik.

-Bu, Süleyman'dır, dedi.

Sonra başka bir göz açtı. Yine içinde beyaz bir resim bulunan siyah bir ipek çıkardı. Resimde rengi daha çok sarı olan, geniş, parlak alımlı ve güzel sakallı bir genç vardı.

-Bunu tanıyor musunuz? dedi. Biz:

-Hayır, dedik.                                                        

-Bu, İsa îbn Meryem'dir, dedi.

Sonra onu yerine koydu ve başka bir sandık getirdi ve ondan yine resim çıkardı. Biz:

-Bu, bizim tanıyıp gördüğümüz Peygamberimizin resmidir. Bu gördüğümüz resimlerin bizzat onların resimleri olduğunu nasıl Öğrene­ceğiz? dedik. Kayser:

-Adem, Rabb'inden, kendisine, soyundan gelecek Peygamberlerin resimlerini göstermesini istedi. Allah, Adem'e onların resimlerini, ipek bezler içinde cennetten çıkardı. Zulkarneyn, onları Adem'in mağrib-i şems'teki mahzeninde buldu. Danyal da bu resimleri aynen çizdi.

Vallahi, gönlüm mülkümden (saltanatımdan) çıkıp gitmeye razı olsavdı, köle olmaya aldırmazdım. Fakat belki gönlüm buna razı olabilir.[6]

Bize hediyeler verdi ve yanından ayrıldık.

1405) Hişam Îbnu'1-As şöyle anlattı:

Ebu Bekr Es-Sıddık benimle, Kureyşten başka birisini Bizans hü­kümdarı Herakîiyüs'ü İslam'a davet etmeye gönderdi. Biz gidip Guta1 da Cebele Îbnu'l-Eyhem'in konuğu olduk. Hadisi anlattı ve o hadiste Lut'un, îshak'ın, Yakub'un, İsmail'in ve Yusuf un özellüderini anlattı.

Ebu Bekr'in yanma gelince, onları ona anlattık. Ebu Bekr ağladı ve:

"Zavallı! Allah onun hayra ermesini isteseydi mutlaka dilediğini yapardı."

Zaten Rasulüllah (s.a.v.) onların da yahudilerin de, Muhammed'in de özelliklerini bulduklarını (kitablarmda yazılı olarak bulduklarını) bize haber vermişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onlar onu yanla­rındaki Tevrat ve İncil de yazıh olarak bulurlar."[7]

 

Rasulullah'ınkisra/Ya Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

 

1406) Abdullah İbn Abbas şunu anlattı:

Rasulüllah (s.a.v.) Abdullah İbn Huzafe'yi, mektubunu götürmesi için Kisra'ya gönderdi. Abdullah îbn Huzafe mektubu, Bahreyn'in bü­yüğüne (valisine) verdi. Bahreyn valisi mektubu Kisra'ya verdi. Kisra mektubu okuyunca yırttı:

İbn Şihab şöyle dedi: El-Museyyeb'in şöyle dediğini zannediyo­rum:

Rasulüllah: Parça parça olsunlar diyerek onlara beddua etti.

1407) Muhammed îbn îshak şöyle anlattı:

Rasulüllah (s.a.v.) Abdullah İbn Huzafe İbn Kays'ı İran hüküm­darı Kisra ibn Hürmüz'e gönderdi ve şu mektubu yazdı:

"Bismillahi rrahmanirrahim.

Allah'ın Rasulü Muhammed'den Farsların büyüğü Kisra'ya.

Selâm, doğru yolu tutanlara, Allah'a ve Rasulune iman edenlere olsun. Ben seni Allah'a imana davet ediyorum.Çünkü ben Allah'ın sağ olanları uyarmak,'kafirler hakkında da, o azap sözü gerçekleşmek için bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyim. Öyleyse müslüman ol, selamette ol. Eğer davetimi kabul etmezsen, bütün mecusilerin gü­nahı senin boynuna olsun."

Kisra Rasulullah'm mektubunu okuyunca yırttı.

Sonra Kisra Yemen'deki Bâzân'a:

"Hicaz'da şu adama yanından, güçlü kuvvetli iki kişiyi gönder, onlar onu bana getirsinler diye yazdı.

Bâzân, Babaveyh'deki özel vekilini gönderdi.

Bâzân'ın bu özel vekili yazı yazan ve hesap yapan birisiydi. Onunla birlikte Farslılardan birisim daha gönderdi. Onlara, Rasulullah'a gö­türmelerini emrettiği bir mektubu da verdi. O, mektubta Rasulullah'm onlarla birlikte Kisra'ya gitmesini emrediyordu. Babaveyh'e şöyle dedi.

Adamın haline bak, onunla konuş ve bana ondan haber getir.

Babaveyh'le o adam yola çıktılar; Taife geldiler, Rasulullah'ı (s.a.v.) sordular. Sordukları kimseler:

-O, Medine'dedir, dediler. Ayrıca "sevinin Kisra, onun karşısına dikildi, artık o adamın hakkından gelebilirsiniz" dediler.

Babaveyh'le arkadaşı yine yola çıkıp Medine'ye Rasulullah'm ya­nına geldiler, onunla Babaveyh konuştu.

-Şahlar şahı, hükümdarlar hükümdarı Kisra, hükümdar Bâzân'a, seni kendisine götürecek kimseler göndermesini emreden bir mektup yazdı. Bâzân da, benimle birlikte gitmem için beni sana gönderdi. Eğer benimle birlikte gelirsen, hükümdarlar hükümdarına senin lehinde mektup yazarım. O da senin işine yarayacak şeyler yapar ve seni bağış­lar. Eğer benimle birlikte gelmekten kaçınırsan sen de bilirsin, Kisra seni de kavmini de mahveder ve memleketini de yıkar.

Babaveyh'le yanındaki Rasuluilah'ın yanına gitmeden önce, sa­kallarını kazıtmışlar, bıyıklarını da uzatmışlardı.

Onları o şekilde görmekten hoşlanmadığından:

-Yazıklar olsun size, böyle yapmanızı kim emretti size, dedi. Onlar:

-Bunu bize, Rabbimiz yani Kisra emretti, dediler. Rasulullah:

-  "Fakat benim Rabbim, bana sakalımı uzatmamı, bıyığımı da kesmemi emretti" dedi. Daha sonra onlara: "Şimdi gidin, kaldığınız yere dönün, yarın yanıma gelin" dedi.

Rasuîullah'a (s.a.v.); Allah Kisra'ya oğlu Şireveyh'i musallat kıldı ve oğlu onu falan ayın, falan gecesinde ve gecenin de falan falan saatle­rinde öldürdü diye vahiy geldi.

Ertesi gün elçiler Rasulullah'm yanına gelince onlara:

-  "Benim Rabbim, falan gece ve o gecenin falan saatlerinde, oğlu Şireveyh'i Kisra'ya musallat kılıp onu öldürdü" dedi. Elçiler:

-Sen ne söylediğini biliyor musun? Üzerine yürüyüp seni cezalan­dırmamız bizim için, bu söylediğini, hükümdar Bâzân'a haber vermek­ten daha kolaydır. Bu duyduğumuzu ona yazalım mı, hükümdara haber verelim mi? dediler. Rasulullah (s.a.v.):

- "Evet, bunu benden duyduğunuzu ona haber verin. Ona şunu da söyleyin. Benim dinim ve hakimiyetim Kisra'nm saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacaktır. Yine ona şöyle söyleyin: Eğer müslüman o-lursan idaren altındaki yerleri sana vereceğim. Seni Ebna'dan olan kavmine hükümdar yaparım" dedi.                                       r

Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Babaveyh'in arkadaşına, altın ve gümüşle işlenmiş bir kemer verdi. Bunu daha önce, Rasulullah'a (s.a.v.) hükümdarlardan birisi hediye etmişti.

Elçiler Rasulullah'm (s.a.v.) yanından ayrılıp Bâzân'ın yanma gel­diler. (Ona olup bitenleri anlattılar). Bâzân:

-Vallahi, bu, hükümdar sözü değildir. Ben, dediği gibi, bu adamın bir peygamber olduğunu zannediyorum. Söylediği şeyin neticesini bek­leyelim. Eğer söylediği söz doğru çıkarsa, o, gerçekten gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer söylediği doğru çıkmazsa, o zaman onun haklarında ne gerekiyorsa düşüneceğiz, dedi.

Çok geçmedi, Bâzân'a Şireveyh'in mektubu geldi. Mektupta şunlar yazılıydı:

Ben, Kisra'yı öldürdüm. Ben onu ancak Fars eşrafından birçok kimseyi öldürmeyi, onları hudut boylarında toplayıp tutuklamayı mu­bah görmesine kızdığım için öldürdüm. Bu mektubum sana gelince, halkın, benim için beyatım al. Kisra'nın sana yazmış olduğu kişi hak­kında da emrim gelinceye kadar bekle.

Kisra'mn oğlunun mektubu, Bâzân'a ulaşınca:

-Bu zat, Allah'ın el çişidir, diyerek müslüman oldu. Aslen Farsh olan Ebna ve (Yemen'deki) onlardan olan kimseler de müslüman oldular.

1408) El-Makburi şunu anlattı: Feyruz ed-Deylerm Rasulullah'a gelip:

- Kisra, Bâzân'a senin topraklarında peygamber olan birisinin bu­lunduğunu duydum. Onu bağlayıp bana gönder diye yazdı, dedi. Rasu­lullah (s.a.v.):

- "Benim Rabbim, senin Rabbin'e kızdı. Onu oğulları, seher vakti, şu saatte öldürdüler" dedi. Yanından çıktı. Haberi duydu, İslama girdi ve iyi bir müslüman oldu.[8]

 

Rasullullah'ın Necaşiye Elçi Göndermesi Ve Ona Gönderdiği Mektup

 

1409) îbn İshak şunu anlattı:

Rasulullah (s.a.v.) Amr îbn Umeyye'yi, Cafer îbn Ebi Talib'le ar­kadaşlarının durumu hakkında Necaşi'ye gönderdi. Onunla birlikte şu mektubu gönderdi:

"Bismillahirrahmanirrahim.

Allah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş kralı Necaşi'ye,

Melik, Kuddus, Selâm, Mümin ve Muheymin olan, kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamdettiğimi sana bildiririm. Ben, Meryem oğlu İsa'nın Allah'ın, temiz, iffetli ve dünyadan el etek çekmiş olan Meryem'e attığı ruhu ve kelimesi olduğuna ve böylece Meryem'in isa'ya gebe kaldığına şehadet ederim. Seni, bir olan, ortağı olmayan Allah'a i-badete, bana tabi olmağa ve bana gelene inanmağa davet ediyorum. Çünkü ben, Allah'ın Rasuluyum. Sana, amcamın oğlu Cafer'i ve onunla birlikte bazı müslümanları gönderdim. Selam, doğru yola uyanların ü-zerine olsun."

Necaşi de Rasulullah'a (s.a.v.) şu mektubu yazdı:

Bis m illahirr ahmanir rahi m.

Allah'ın Rasulü Muhammed'e Necaşi'den.

Ey Allah'ın peygamberi! Selam, Allah'ın rahmeti ve bereketi senins üzerine olsun. Kendisinden başka ilah olmayan Allah, beni islam'a hi­dayet etmiştir.

Ya Rasulallahî İçinde İsa'nın meselesini anlattığın mektubun bana geldi. Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki, İsa (a.s.) senin söyle­diklerine zerre kadar ilavede bulunmamıştır. O ancak senin dediğin gi­bidir. Biz gönderdiğin şeyleri Öğrendik. Amcanın oğlu ve arkadaşları geldiler. Senin Allah'ın Rasulü olduğuna şahadet ederim. Sana beyat ettim. Amcanın oğluna da beyat ettim. Onun vasıtasıyla alemlerin Rabbi olan Allah'a boyun eğip müslüman oldum. Sana oğlumu gönderdim. Eğer, benim, yanma gelmemi istersen onu da yaparım. Ey Allah'ın Ra­sulü! Senin söylediğinin hak olduğuna şahadet ederim, Es-Selamu a-leyke ve rahmetullahi ve berekatuhu.

îbn İshak şunu söylemiştir: Bana şöyle anlatıldı: Necaşi oğlunu altmış Habeşliyle birlikte bir gemiye bindirmiş, denizin ortasına gelince gemi batmış ve onlar boğularak ölmüşlerdir.

El-Vakidi, şeyhlerinden şunu nakletti:

Rasulullah (s.a.v.) Necaşi'ye iki mektup yazmıştır. Birisinde onu, İslâm'a davet etmiş ve ona Kur1 an okumuştur. Necaşi Rasulullah'm mektubunu alıp gözüne sürmüş tahtından inerek tevazu ile yere otur­muştur. Sonra müslüman olup kelime-i şehadeti getirmiş ve şöyle de­miştir: Eğer yanına gidebilseydim, mutlaka giderdim.

O, Rasulullah'm (s.a.v.) davetine icabet ettiğini, onu tastik ettiğini ve Cafer vasıtasıyla müslüman olduğunu yazdı.

Rasulullah diğer mektupta da ona, kendisini Umnıu Habibe Bint Ebi Sufyan'la evlendirmesini yazıyordu. Ummu Habibe, Ubeydullah îbn Cahş el-Esadi ile Habeşistan'a hicret etmiş, orada hrıstıyan olmuş ve ölmüştü. Mektupta ona ashabından yanında bulunanları (gemiye) bin­dirip kendisine göndermesini emretmişti. Necaşi Rasulullah'm (s.a.v.) emrini yerine getirdi.

1410) Ebu Katade şöyle anlattı:

Necaşi'nin gönderdiği heyet Rasulullah'm yanma geldiğinde, on­lara bizzat kendisi hizmet etmişti. Ashabı ona: Senin yerine biz yaparız, dedi. Rasulullah (s.a.v.) da:

"Onlar benim ashabımı uğurlanışlardı. Ben de onlara bunun kar­şılığım vermek istiyorum" diye cevap verdi.[9]

1411) Ebu Hureyre şunu rivayet etti:

Rasulullah (s.a.v) Necaşt'nin öldüğü günü bize haber verdi, mu­sallaya çıkıp ashabını arkasına saf yaptı ve dört tekbir alarak onun ce­naze namazını kıldı. [10]

Hz. Aişe (r.a.) şunu söyledi: Necaşi öldüğünde kabrinde devamlı bir ışık görüldüğünü konuşurduk.

Bize, Rasulullah'm (s.a.v.) mektup yazdığı Necaşi'nin, cenaze na­mazını kıldığı Necaşi olmadığı rivayet edildi.

1412) Enes şunu anlattı:

Peygamber (s.a.v.) Kisra, Kayser, Necaşi ve her cebbara (zorba ve diktatöre) mektup yazarak kendilerini Allah Teala'ya (iman ve ibadete) davet etmiştir. Bu, Rasulullah'm cenaze namazını kıldığı Necaşi değil­dir.[11]

 

Rasulullah'ın El-Haris İbn Ebi Şimr El-Gassaniye Elçi Göndermesi Ve Ona Yazdığı Mektup

 

1413) El-Vakidi şeyhlerinden şunu nakletti:

RasuluUah, Suca İbn Vehb el-Esedi'yi İslâm'a davet etmek üzere el-Haris Ibn Kbi Şimr'e gönderdi. Ona bir de mektup yazdı.

Suca şöyle anlatır:

Ona (el-Haris îbn Ebi Şimr'e) gittim. O, sırada Dımeşk'in Guta bölgesinde, Hınıs'tan İlya'ya (Kudüs'e) gelmiş bulunan Kaysere yer ha­zırlamak ve ona verilecek hediyeleri temin etmekle meşguldü. Eİ-Haris'in kapısında iki veya üç gün oturup onu bekledim. Kapıcısına: Ben Allah'ın Rasulü'nün elçisiyim, dedim. O: Sen onunla şu şu günde çıkın­caya kadar görüşemezsin, dedi. Kapıcısı, -Rumdu- bana Rasulullah'ı sormağa başladı. Ben de ona Rasulullah'm özelliklerini ve El-Haris'i neye davet ettiğini anlatıyordum. Sonunda hislenip ağlamaya başladı. Bu arada şöyle diyordu: Ben İncil'i okudum. Bu peygamberin özellikle­rini İncil'de buldum. Ben ona iman ediyor ve onu tastik ediyorum. Fakat el-Haris'in beni öldürmesinden korkuyorum. Bana ikramda bulunuyor ve beni güzel bir şekilde misafir ediyordu.

El-Haris bir gün çıkıp tahtına oturdu. Başına tacını koydu. Ken­disinin yanma girmeme izin verildi. Rasulullah'm mektubunu ona ver­dim. Mektubu okuduktan sonra yere attı ve: Saltanatımı benden kim söküp alabilirmiş! İnsanlarla o üzerime gelmeden ben ona gideceğim, dedi. Uzun bir süre yerinden kalkmadı. Sonra kalkıp atların nallanma­sını emretti. Sonra da:

-Adamına gördüğünü haber ver, dedi. Kayser'e de bir mektup yazıp benim elçi olarak gelişimi ona haber verdi. Kayser de ona: "Onun üzerine yürüme, ondan sakın. Benimle İlya'da (Kudüste) buluş" diye yazdı.

Kayser'den mektubunun cevabı gelince, beni çağırıp: -Adamının yanma ne zaman gitmek istiyorsun? dedi. Ben de:

-Yarın, dedim. Bana yüz dinar altın verilmesini emretti. Kapıcısı da bana azık ve elbise getirdi ve:

-Allah’ın Rasulü'ne benden selâm söyle, dedi,  Peygambere (s.a.v.) gelip ona haber verdim. O da şöyle dedi. - "Saltanatı yok olsun" dedi.[12] El-Haris İbn Ebi Şimr Mekke'nin fethedildiği yıl öldü.[13]

 

Rasulullah'ın Hevze İsn Âli El-Hanifi'ye Elçi Göndermesi Ve Ona Gönderdiği Mektup

 

1414) El-Vakidi, şeyhlerinden şunu nakletti:

Rasulullah (s.a.v.) İslâm'a davet etmek üzere Selit İbn Amr EI-Amiriyi, Hevze İbn Ali El-Hanifî'ye gönderdi. Hevze'ye bir de mektup yazdı. Selit, Hevze'nin yanma varınca onu bir yere yerleştirdi ve ona ik­ramda bulundu, Rasulullah'm mektubunu okudu ve ona şunları yazdı: Davet ettiği şey ne kadar güzel, ne kadar iyi! Ben, kavmimin şairi ve hatibiyim. Araplar benim bulunduğum yerden korkarlar. Bana, işinden bazı yetkiler ver de sana tabi olayım.

Jevze, Selit îbn Amr'a bir takım hediyeler verdi ve ona Hecir do-$ı bir elbise giydirdi.

Belit bütün bunları alıp Rasulullah'a (s.a.v.) getirdi, Hevze'nin söylediklerim, Rasulullah'a (s.a.v.) anlattı. Onun mektubunu da okudu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):

"Yordeki bir hurma koruğunu bile istese, ona vermem. Onun elin­deki her şey yok olsun, yok" dedi.

Rasulullah (s.a.v.) Mekke'nin fethinden dönerken, Cebrail gelip Hevze'nin öldüğünü ona bildirdi.[14]

 

Rasulullahın Cebele İbnu’l eyheme Elçi Göndermesi

 

Rasulullah (s.a.v.) islâm'a davet etmek üzere Gassan kralı Cebele îbnu'l Eyhem'e mektup yazdı Cebele, müslüman oldu ve bunu Rasulul­lah'a (s.a.v.) yazdı.

O, Ömer Ibnu'l-Hattab'm zamanına kadar müslüman kaldı. Ka'be'yi tavaf ederken Fezare oğullarından birisi, izarma (peştemal gibi elbise) bastı ve o da çözüldü. Cebele elini kaldırıp ona tokat attı ve bur­nunu kırdı. Adam Cebele'yi Hz. Ömer'e şikayet etti. Ömer ona: Ya, ada­mı razı edersin ya da onun sana kısas yapmasına müsaade edeceğim dedi. Ömer eğer hırıstiyan olursan boynunu vururum, dedi. Bunun üze­rine: geceleyin, durumumu düşüneyim, dedi. Geceleyin adamlarıyla birlikte hayvanlarım hazırladılar ve Kostantiniyye'ye gittiler. Orada hrıstıyan oldu ve o haldeyken öldü.

Onun hikayesini "El-Muntazam" adlı kitapta anlattık. [15]

 

Rasulullah'ın Zulkela'a Elçi Göndermesi

 

Zulkelâ, Taif hükümdarlarından birisiydi. Adı, Sçmeyfa Ibn Hav-şeb'ti. O, kibirlenmeye başlamış hatta rab olduğunu iddia etmişti. Ra­sulullah (s.a.v.) Cerir İbn Abdullah vasıtasıyla ona mektup göndermiş ancak Cerir dönmeden vefat etmişti.

Zulkelâ Hz. Ömer zamanına kadar olduğu gibi kaldı sonra müs­lüman olmak istedi. Beraberindeki sekizyuz köleyle birlikte

Hz. Ömer'e geldi. Kendisi ve kölelerinin tamamı Müslüman oldu. Hz. Ömer!e şöyle dedi: Benim bir günahım var. Allah Tealâ'nm onu af­fedeceğini zannetmiyorum.

Hz. Ömer: Nedir o? dedi. Zulkelâ: Bir defasında, bana tapan kim­seleri gizlice yüksek bir yerden seyrettim. Yüzbin kadarı bana secde etti. Hz. Ömer de şu cevabı verdi: İhlasla (samimi olarak) yapılan tövbe se­bebiyle Allah'ın mağfireti umulur, dedi.

1415) Ulvan İbn Davud, kavminden bir adamdan şunu nakletti:

Cahiliye devrinde kavmim, beni, bir hediyeyle Zulkela'a gönderdi. Bir sene bekledim, onun yanma varamadım. Daha sonra saraydan baktı. Onu gören herkes yere kapandı. Sonra da onu, Müslüman olarak gör­düm. O, bir dirhemlik et satın aldı da, yanında onu taşıyacak birisi yoktu. Bundan dolayı eti atına yükledi ve şu şiiri söylemeğe başladı:

Of olsun dünyaya! Eğer dünya böyleyse, ben o dünya yüzünden her gün işkence içindeyim.

İnsanların en rahat yaşayanı, kimdir denildiğinde, budur denilen kimseydim ben.

Dünya benî, güçlü ve üstün iken bedbaht hale getirdi. Benim bed­bahtlığım senin hakkında ne iyi, ne iyi! [16]

 

Rasulullah'ın Ferve El-Cuzami'ye Yazdığı Mektup

 

1416) Vail İbn Amr şöyle anlattı:

Ferve İbn Amr el-Cuzamî, Rumların bir valisiydi. O, Müslüman oldu ve bunu Rasulullah'a (s.a.v.) yazdı. Ferve mektubu, kendi kavmin­den birisiyi e gönderdi. O şahısla, hediye olarak beyaz bir katır, bir at, bir eşek, ince elbiseler ve altın sırmalı atlas bir kaftan da gönderdi.

Rasulullah (s.a.v.) Ferve'ye şunu yazdı:

"Muhammed Rasulullah'tan, Ferve İbn Amr'a! Elçin yanımıza geldi. Göndermiş olduğun hediyeler de bize ulaştı. Elçin, sizdeki bilgileri verdi ve bize senin Müslüman olduğunu haber verdi. Allah seni, doğru yoluna hidayet etmiş bulunmaktadır."

Rasulullah'm emri üzerine Bilal, Ferve'nin elçisine oniki okiyye bir neş verdi.

Rum (Bizans) hükümdarı, Ferve'nin, müslüman olduğunu duyun ca ona: Dininden dön, dedi. Ferve: Muhammed'in (s.a.v.) dininden ay rılmam. Sen de biliyorsun ki, İsa onu müjdelemiştir. Fakat saltanattar ayrılaınıyorsun, dedi. Bunun üzerine Kayser Ferve'yi hapsetti. Sonn onu hapisten çıkardı ve asarak Öldürdü.[17]

 

Rasulullahın Culendanın Oğulları Ceyferle Abda Yazdığı Mektup

 

Rasulullah. (s.a.v.), kendilerini İslâm'a davet etmek üzer Uman'daki Culenda'mn oğulları Ceyfer'le Abd'a, Amr îbn el-As vasıta sıyla mektup gönderdi.

Amr İbn el-As şöyle anlatır:

Abd'in yanına gittim ve:

-Ben, Rasulullah'm sana ve kardeşine gönderdiği elçiyim, dedim.

-Kardeşim, yaşça ve saltanatça benden Önce gelir. Ben seni onunla görüştüreyim, dedi.

Sonra Ceyfer'in yanma girdim. Mühürlü mektubu orsa verdim. Mektubu okuduktan sonra:

-Sen bugün, beni kendi halime bırak da yarın tekrar yanıma gel, dedi. Onun yanına tekrar gittim. O:

-Ben davet ettiğin şeyi düşündüm. Eğer ben elimdeki saltanatımı başka birisine bırakırsam, Araplar'm en zayıfı durumuna düşerim. [Onun atlıları buralara ulaşamazlar. Eğer ulaşırlarsa, ortada kimi bu­lup da savaşacaklar] dedi. Ben:

-Öyleyse ben, yarın gideceğim, dedim.

Sabah olunca, bana haber gönderdi. Kendisi ve kardeşi Müslüman oldular. Zekat ve sadakaları toplama işini bana verdiler. Ben de onları alıp fakirlere verdim.[18]

 

Rasulullah'ın El-Munzire Elçi Göndermesi

 

Rasulullah ts.a.v.), el-Alâ İbnu'l-Hadrami'yi, Bahreyn'deki el-Munzir İbn Sava el-Abdi'ye gönderdi. el-Munzir de Rasulullah'a (s.a.v.) müslüman olduğunu ve onu tasdik ettiğini mektupla bildirdi.[19]

 

Rasulullahın Hımyer Hükümdarlarına Gönderdiği Mektup

 

1417) Ivluhammed ibn İshak, Abdullah İbn Ebi Bekr'den şunu nakletti:

Tebuk'ten döndükten sonra Rasulullah'a (s.a.v.), Hımyer hüküm­darları, el-Haris îbn Abdikulâl, Nuaym İbn Abdikulâl, en-Nu'man Kavi Ziruayn, Hemdan ve Ma'afır'in müslüman olduklarını bildiren mektup geldi. Rasulullah (s.a.v.) onlara şu mektubu yazdı:

"Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Rasulü Muhammed'den, el-Haris ibn Abdikulâl, Nuaym ibn Abdikulâl, en-Nu'man *Kayl Ziruayn, Hemdan ve Ma'afır'e, Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamde-tiğimi size bildiririm. Rum toprağından dönerken elçiniz bize geldi. Me­dine'de görüştük. Gönderdiğiniz şeyi tebliğ etti. Sizin müslüman oldu­ğunuzu ve müşriklerle savaştığınızı bize haber verdi. Eğer siz iyüeşir-seniz, Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz, namazı kılarsanız, zekatı verirseniz, ganimetlerden Allah'a ve Rasulullah'a ait beşte bir hisseyi ve Rasulullah'a ayrıca seçilip verilecek şeyi ve mü'minler üzerine farz kılı­nan sadakayı verirseniz Allah Teala sizi doğru yoluna koymuş olur. Ya­hudilik ve Nasranîliklerinde kalanlarsa dinlerinden zorla döndü­rülmezler. Onlara cizye vardır."   

Rasulullah (s.a.v.) mektup yazıp başkalarına da gönderdi. Biz zik­rettiğimiz kadarıyla yetindik, Tevfık Allah'tandır.-

İbn Akil şöyle demiştir: Rasulullah'ın (s.a.v.) Kisra, Kayser ve başkalarıyla mektuplaşması, Arapların tamamı değil, kendi kavminden olan herkesle bile arasının iyi olmaması, Peygamberim iz'in peygamber­liğinin doğru olduğuna delalet eden şeylerdendir. Kesin sonuç alınacağı her yere yazması hususunda bir emir gelmiş olsaydı, bunu yapmaya­caktı. Bu, asla görüş sahiplerinden sadır olacak bir iş değildir. Yani mektup yazması tamamen Allah'ın emriyle olmuştur.

Sonra iş Kisra'mn ganimetlerinin, mescidinde taksim edilmesine kadar vardı. O, davetinin her bölgeye yayılacağını her saltanatta üstün geleceğine dair öğrendiği şeyler hakkında konuşuyordu, işte bu, ona her şey hakkında konuşma cesareti verdiren şeydi. Yani bunları ona bildiren Allah'tı.                                                                                     

O'nun vahye muttali olduğuna dair daha güzel bir delil var mı?

O'nun gerçek Peygamber olduğuna dair bu mesele bütün insanlık için delildir.

Rasulullahmloğruluğunu gösteren ışıklar parlamasına rağmen, O'nun peygamberliğinden "şüphe edenlerin akılları ne kadar basittir![20]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ebu Nuaym, Delailu'n-Nubuvve, 47-48.

Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 577-579.

[2] Al-i İmran, 64.

[3] Kureyş müşrikleri Resulullah'a "İbn Ebi Kebşe" lâkabını takmışlardı. Burada Peygamberimiz (s.a.v.) kastedilmektedir. (Mütercimin notu).

[4] Ebu Nuaym, Delailu'n-Nubuvve.

[5] Ebu Nuaym, Delaılu'n-Nubuvve.

[6] Ebu Nuaym, Delailu'n-Nubuvve, 22; Suyutî, Hasaİsu'l-Kubra.

[7] Araf Suresi, 157.

Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 580-590.

[8] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 590-592.

[9] Daha önce kaynakları geçti.

[10] Buharî, Cenaiz, bab: 4, 5, 61, 65; menakıbü'l-ensar, bab: 38; Müslim, cenaiz, ha­dis: 63, 64; Ebu Davud, Sünen, kitabul-cenaiz, bab: 58; Nesaî, cenaiz, bab: 27, 72, 76, 103; Malık, Muvatta, kitabül-cenaiz, hadis: 14; Ahmed, Musned, H/281; 438, 439

[11] Müslim, cihad, hadis: 75; Tırmizî, istizan, bab:23; Ahmed, Musned, İM/336.

Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 592-594.

[12] Bakınız: Nasbur-Raye, İV/424.

[13] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 594-595.

[14] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 595-596.

[15] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 596.

[16] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 596-597.

[17] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 597.

[18] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 597-598.

[19] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 598.

[20] Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 598-599.
 

 Ana Sayfa | Destek | İletişim
Copyright © KutluDogum.Org
Design&Code İBG
Siteyi En İdeal Internet Explorer 7 & Firefox ile 1024*768 Formatında Görüntüleyebilirsiniz.