DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
RASULULLAH’IN MUCİZELERİ
Rasulullah’ın En Büyük Mucizesi Kuranı Kerimdir
Rasulullah'ın Şakk-ı Kamer (Ayın İkiye Bölünmesi) Mucizesi
Rasulullah'ın Yemeği Çoğaltma Konusundaki Mucizelerinin
Açıklanması
Rasulullahın Yağı Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
Rasulullahın Hurmayı Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
Suyu Çoğaltma Mucizesi
Rasulullah'ın Parmaklarının Arasından Su Fışkırması
Rasulullahın Sütü Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
Rasulullaha Ağaç Gelme Mucizesi
Dağın Rasulullah İçin Hareket Etmesi Ve Onun Emriyle
Durması
Hayvanların Rasulullah'a Şikayette Bulunması Ve Huysuzluk
Yapan Hayvanların Ona Boyun Eğmesi
Rasulullah'ın Bindiği Hayvanda Ortaya Çıkan Mucizesi
Rasulullahın Müşriklerin Yüzlerine Bir Avuç Toprak Atması Ve
Toprağın Onların Gözlerini Doldurması
Rasulullah İşaret Edince Putların Yıkılması
Rasulullahın Gaib Olan Şeylerden Haber Vermesi
Kayanın Rasulullaha Yumuşatılması
Hurma Kütüğünün Rasulullaha Hasretinden Ağlaması
Rasulullah'ın Elindeki Taşların Allah'ı Teşbih Etmesi (Subhanellah
Demesi)
Rasulullahınkendisine Kötülük Etmek İsteyen Müşriklerden
Gizlenmesi
Rasulullah'a Kötülük Yapmak İsteyen İnsanların Engellenmesi
Rasulullah'a Kötülük Eden Bazılarının Nasıl Öldükleri
Rasulullahın Kendisine Kötülük Etmek İsteyen Şeytanlardan
Korunması
Rasulullahın Da Şeytanı Vardır
Rasulullahın Haşerelerin Zararlarından Korunması
Rasulullah'ın Ashabından Birinin Çıkmış Olan Gözünü Tekrar
Yerine Koyması
Duvarın Rasulullah'ın Huzurunda Konuşması
Geyiğin Rasulullah La Konuşması
Kertenkelenin Rasulullahla Konuşması
Rasulullahın Sadece Peygamberlerin Bileceği Sorular Hakkında
Yahudilere Cevap Vermesi
Rasûlullah Gerîsîndekî Şeyleri De Görürdü.
Rasûlullah Aydınlıkta Gördüğü Gibi Karanlıkta Da Görürdü.
Rasulullah/ Hin Duasının Makbul Olduğu.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
RASULULLAH’IN MUCİZELERİ
Peygamberimizin şekli, hali ve
özelliği, akıllılara, onun hak ve doğru olduğunu gösterir.
Bundan dolayı, Abdullah İbn
Selam:
- Onun yüzünü görünce yalancı
bir yüz olmadığını anladım.
Sözünü dinleyen ve âdabını
gören kimsenin şüphesi kalmaz.
Daha küçükken emin olmak
(güvenilen birisi olmak) la, doğru dürüst olmakla ve güzel
ahlaklı olmakla meşhurdu.
Ebu Sufyan'm rivayet ettiği
hadiste Kayser şöyle demişti:
Önceden halka karşı asla yalan
söylememişken sonradan Allah'a karşı yalan söylemeğe cesaret
edemezdi.
înşaallah
büyük mucizelerini anlatacağız.
Rasulullah’ın En Büyük Mucizesi Kuranı Kerimdir
Hz. Musa (a.s.) zamanında
büyücülük yaygın olunca, Hz. Musa halka o tür mucizeler
getirmiştir. Mesela: Denizi yarmış ve sopasını
atmıştır.
Hz. İsa (a.s,) zamanında tıp
yaygın olduğundan, o da halka o tür mucizeler getirmiştir.
Mesela: Ölüleri diriltmiş ve anadan doğma körü
iyileştirmiştir.
Bizim Peygamberimizin
zamanında fesahat, şiir ve nesir olarak söz söyleme yaygın
olduğu için, insanlara Kur'an'ı getirmiştir.
Kur'an çeşitli yönlerden
mucizdir: (Karşısındakini benzerini getirmekten aciz
bırakır.)
1.
Onun vecîz ve uzun söz söyleme konusunda fesahat ve belagata
sahip olması. Bazan kıssayı uzun lafızla getirir. Sonra onu
veciz lafızla tekrar eder. Birincide kastedileni bozmaz.
2.
Onun, kelam uslûblarından ye şiir vezinlerinden farklı
olması,
Araplar bu iki manâ ile
konuştular. Kur'an karşısında aciz kalıp şaşırdılar ve onun
üstünlüğünü itiraf ettiler. Hatta el-Velîd İbnu'l-Mugire
şöyle demişti:
Vallahi O'nda bir tatlılık ve
parlaklık, güzellik var. 370) îbn Abbas anlatmıştır:
El-Velid İbnu'l Muğire, bazı
Kureyşlilerle biraraya geldi. El-Velid, onların arasında
yaşlı birisiydi. Hac zamanı gelmişti. el-Velid:
-Arap heyetleri sizin yanınıza
gelecekler, onlar şu adamınızın meselesini işitmiş
durumdalar. Siz onun hakkında bir tek görüşte birleşin.
Birbirinizi yalanlayıp birbirinizin sözünü reddedip de
anlaşmazlığa düşmeyin, dedi. Onlar:
-Sen bizim için bir görüş
ileri sür, biz de onu söyleyelim, dediler. El-Velid:
-Hayır, siz söyleyin, ben
dinleyeyim, dedi. Kureyşliler: -Onun kâhin olduğunu
söyleyelim, dediler. El-Velid:
-Hayır, o bir kâhin değildir.
Ben kâhinleri gördüm. Onun okuduğu şeyler, kahin
mırıldanması ve büyüsü değildir, dedi. Kureyşliler:
-Deli olduğunu söyleyelim,
dediler. El-Velid:
- O, bir deli değildir. Biz
deliliği gördük ve öğrendik. Onun ne boğulması, ne de
çarpmıp titremesi ve ne de evhamlanması vardır, dedi.
Kureyşliler:
-Onun şair olduğunu
söyleyelim, dediler. El-Velid:
-Hayır, o bir şair değildir.
Biz şiirin her çeşidini, recezini, hezecini, kandaşım,
makbudasmı ve mebsutasmı biliriz. Onun okudukları şiir
değildir, dedi. Kureyşliler:
-Onun büyücü olduğunu
söyleyelim dediler. El-Velid:
-O, büyücü de değildir. Biz
büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Onun okudukları,
ne büyücülerin okuyup üfledikleridir, ne de dü-ğümleyip
bağladıklarıdır, dedi. Kureyşliler:
-Ebu Abdişems! Peki, sen ne
diyorsun? dediler. El-Velid:
-Vallahi, onun sözünde bir
tatlılık var. Öyle ki (sanki) kökü sulak, dalı meyveli (bir
hurma ağacı) dır. Siz, bundan b'aşka bir şey olduğunu
söylerseniz, o sözün yersiz boş olduğu derhal anlaşılır.
Onun hakkında söylenecek akla en yakın söz büyücü olduğudur.
Onun büyücü olduğunu söyleyin. O, kişininjıanımıyla ve
kardeşiyle arasını açıyor.
Böylece el-Velid'in yanından
ayrıldılar.
371)
En-Nadr İbnu'l Haris îbn Kelde şöyle diyordu:
-Ey Kureyş topluluğu!
Başınıza, benzeriyle karşılaşmadığınız bir iş geldi.
Vallahi, o ne büyücüdür, ne kahindir, ne şairdir, ne de
delidir.
Utbe İbn Rabia, Rasulullah'ın
(s.a.v.) yanına gelince ona: "Ha, Mim. Kur'an Rahman ve
Rahim olan Allah katından peyderpey indirilmiştir"
ayetinden başlayarak: "Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki:
İşte sizi, Ad ve Semud'un başına gelen kasırgaya benzer bir
kasırgayla uyardım" ayetine kadar okudu. Utbe, onun ağzından
tutup Rahîm aşkına vazgeçmesini istedi ve arkadaşlarına da:
-Size azap inmesinden korktum,
dedi. Musannif (Rahimehullah) şöyle demiştir:
Onlar Kur'an'ı dinleyip de
hayret ve dehşet içinde kalarak konu-şamayınca, kendilerine
benzerini getirmekten aciz oldukları için yüce Allah şöyle
seslenmiştir:
"Haydi onun benzeri bir sure
getirin." Daha sonra da şöyle buyurmuştur: "Bunu
yapamazsınız ve elbette yapamayacaksınız."
Malumdur ki, gururlu ve
şerefli kimselere böyle birşey teklif edilse, ellerinden
gelen gayreti sarfederler.
Savaşa meyledip çoluk
çocuklarının esir edilmesine ve mallarının ellerinden
çıkmasına rıza gösterince ona benzer getirme hususunda
acizlikleri ortaya çıktı. Oysa onlar belagat ve fesahat
ehliydiler ve Kur'an da onların diliyle inmişti.
(Birisi Kur'an'a karşı çakmağa
kalksa, kısa surelere bakar ve onlarla yarışıp onları
taklit eder. Çünkü o, uzun surelerin telifinde, haddinden
fazla fesahat olduğunu anlar.
O, (Museylime) Fil suresini
taklid edip şöyle dedi:
"Fil nedir? Filin ne olduğunu
sana ne bildirdi? Onun ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu
vardı. Bu Rabbimizin yarattıklarının az bir kısmıdır. Ey
Kurbağa kızı kurbağa! Vak vak et! Ne kadar da vak vak
ediyorsun! Üstün suda, altın çamurda. Sen ne suyu
bulandırabilirsin. Ne de içene engel olabilirsin."
Şöyle de demiştir:
"Kara koyundan ak süt
sağılması tuhaf şeylerdendir."
Onların ayıpları böyle ortaya
çıkmıştır. Eğer sussalardı, onlar için daha uygun olurdu.
Ebu'l Alâ el-Ma'arri de kalbi
kör olanlardan biridir. Adına: "El-Fusûl ve'1-Gayat" dediği
lafları toplayarak, aklı sıra sure ve ayetleri taklit
etmiştir. Kitabım gördüm ama ondan daha soğuk ve daha çirkin
olanım görmedim.
Bu kitabını kelimelerinin
sonundaki alfabe harflerine göre yazmıştır. Şu sözler elif
harfîndekilerdendir.
Bu tür şeylerin hepsi
soğuktur.
İbn Akıl şöyle demiştir: Bana,
Ebu Muhammed İbn Müslim en-Nahvî şunu anlattı:
Kur'an'm mucize oluşunu
aramızda konuşuyorduk. Orada, bü-yük fazileti olan bir şeyh
vardı. O şeyh:
-Faziletli kimseler ondan aciz
değillerdir, dedi.
Sonra bir kağıt ve kalem
alarak odasına çekildi.
Üç gün sonra onlara Kur'an'a
denk gördüğü şeyleri okuyacağını söyledi.
Üç gün geçince birisi onun
odasına girdi, onu eli kalemin üzerinde donmuş olarak buldu.
Ben de şöyle derim:
El-Murteza el-Alevi, bunun
sarfe olduğunu söylüyordu. Yani Allah Teala Arapları, aciz
olmadıkları halde, onun benzerini getirmekten başka yöne
çevirmiştir.
îbn Akıl de şöyle demiştir:
Kur'an'a benzer getirmekten
sarfedilmeleri (benzer getirmekten başka yöne çevrilmiş
olmaları), haddizatında, Kur'an'a benzer getirmek hususunda
güçlerinin var olduğunu gösterir. Fakat Sarfe'de bir nevi
İ'caz varsa da, Kur'an'm kendisinde var olan bir sebepten
dolayı benzerinin getirilmesinin bizatihi imkan dışı oluşu
onun büyüklüğünü ve değerinin üstünlüğünü daha çok ortaya
koyar.
Sarfe diyenlerin görüşü, ancak
şöyle diyenierinkine benzer: Musa'nın asasına bakanların
gözleri onun bir yılan olduğunu zannetti. Aslında o (asa)
değişmemişti.
O şunu da söylemiştir:
Birşeyden masrufa (çevrilene) meydan o-kuma iyi değildir.
Nitekim Arap olmayanlara arapçayla meydan okunmayacağı
gibi. Bu, İbn Akîl'in görüşüdür.
Ben de şöyle derim: Onlar
birşeyden ancak geldiği anda, tabiatle-rinin değiştirilmesi
suretiyle benzerini yapabilmekten çevrilirler. Araplar var
olduğundan beri, sarfeden önce onlar arasında birisinin,
fesahatlarına güvendikleri halde ona yakın bir sözü var
mıydı?
Kur'an'ın muciz (mucize)
olmasının üçüncü yönü şudur: Kur'an getiricisi okuma yazma
bilmeyen birisi olduğu ve alim ve kahinlerle sohbette
bulunduğu bilinmediği halde geçmiş önceki milletlerin
haberlerini ve ehl-i kitabın tanıdığı peygamberlerin hayat
hikayelerini ihtiva etmektedir. Ayrıca okuyup yazma bilen ve
alimlerle sohbette bulunan Araplar da Kur'an'ın haber
verdiği şeylere yetişmemişlerdir.
Dördüncüsü: Haber verdiği
şekilde meydana gelmesi, Kur'an'ın kesinlikle doğruluğuna
delalet eden gelecekle ilgili haberler vermesidir. Mesela
Kur'an'daki şu ayetler böyledir:
"Haydi ölümü temenni edin."
"Onlar hiçbir zaman ölümü
temenni etmeyeceklerdir."
"Haydi onun benzeri bir sure
getirin."
"Bunu yapamayacaksınız."
Gerçekten bunu yapamamışlardır.
"înkar edenlere de ki: Yakında
mağlub olacaksınız." Gerçekten inkar edenler mağlub
olmuşlardır.
"înşaallah siz güven içinde
Mescid-i Haram'a gireceksiniz."
Gerçekten onlar Mescid-i Haram'a
girmişlerdir.
Ebu Leheb hakkında şu ayet
indirilmiştir: "O alevli bir ateşe girecek. Odun taşıyıcı
olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu
halde karısı da ateşe girecek."
Bu, onların kafir olarak ö-leceklerine
delildir. Nitekim öyle olmuştur.
Beşincisi: Kur'an tutarsızlık
ve çelişkiden korunmuştur. Yani tutarsız ve çelişkili
ifadeler yoktur.
Eğer o, Allah'tan başkası
tarafından olsaydı, onda birçok karışıklık bulurlardı. Yüce
Allah şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı kesinlik-le biz indirdik,
elbette onu yine biz koruyacağız."
İbn Akıl şöyle demiştir:
Onun tamamım, hiçbir
değişikliğe uğramayan ayet ve surelerini, yaratıkları
bunların benzerini getirmede aciz bırakma bakımından
korumuştur. Kur'an yaratıkların onun benzerini getirmede
aciz olmaları yönünden de kendi kendini korumaktadır.
372)
Ebu Hureyre anlatmıştır: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Hiçbir peygamber yoktur ki,
kendisine mucizeler verilsin de on-larm etkisiyle, insanlar
o peygambere inanmış olmasın. Ancak o (mucize) bana Aziz ve
Celil olan Allah'ın vahyettiği bir vahiy olarak verildi. Ben
onların Kıyamet gününde tabii (ümmeti) en çok olanı
olacağımı u-muyorum."
Ebu'1-Vefa Ali İbn Akıl şöyle
dedi:
Kur'anm Rasulullah'ın (s.a.v.)
sözü olmadığını ve ona vahyedilen birşey olduğunu öğrenmek
istersen onun sözüne bak, Kur'andan nasıl farklıdır. İki
sözle iki uslüp arasındaki fark nasıl anlaşılmaktadır?
Bilinmektedir ki, insan sözü birbirine benzer. Peygamber'in
(s.a.v.) Kur'an'm üslubuna benzeyen hiçbir kelimesi yoktur.
İbn Akıl şöyle demiştir:
Şu da Kur'an'ın mucize
olduğunu gösterir: Hiçbir kimsenin, ondan (Kur'an'dan)
manâsı daha önce geçmiş bir sözden alınmış bir ayet
çıkarması mümkün değildir. Halbuki insanlar halâ
birbirlerinden aktarmaktadırlar. Mesela: Mutenebbî
Buhturî'den almıştır, denilir.
Ali İbn İsa'ya şöyle soruldu:
- Bu aziz kitap, kendisine
uygun olan ismi (başlığı) bulsaydı? O da şöyle cevap verdi:
- O'na, bizim kelamımızdan
olan birşeyle değil, onun bir ayetiyle başlık bulunması
uygun olurdu.
Diğerleri şöyle sordular:
- Kendisiyle isim bulunan
(başlık konulan) bu ayet hangisidir? O şu cevabı verdi:
- Ayet şudur: "İşte bu (Kur'an),
tehlikelere karşı uyarılsmlar, Allah'ın ancak bir tek ilah
olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt
alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir."
İbn Akîl şöyle demiştir: Bana
göre, Ibn İsa yanılmıştır. Çünkü o, bir kitabın başka bir
kitapla karışmaması ve Kitabı tarif etmek için isim koyuyor.
Eğer bu kitap, benzersiz ise, başkasıyla karıştırmadan
hakkında inceleme yapılıp düşünülecektir. Niye isim koysun
ki?
Kitapların kimin sözü ve kimin
telifi olduğu bilinsin diye, başlık konularak tanıtıldığı
gibi onun, mu'ciz olduğunu ve başka kitaplardan farklı
olduğunu belirtmek için tanıtılması caiz olsaydı, at ve deve
gibi hayvanların alnıyla her insanın alnına: Bu Allah'ın
sa'natı (yarattığı bir şey) dir diye yazılması caiz olurdu.
Açıkladığım sebepten dolayı,
bu iyi bir şey olmadığına göre isim koymak batıl ve boş
olur. Ben onun için bir isim konulmasını caiz görmüyorum.
Biz bu aziz Mushaf ı hiç kimse
tarafından getirilmeden bir çöle a-tılmış olarak bulsaydık,
o, içindeki delille kendisinin Allah katından olduğunu
haber verirdi. ,
Masum olan (peygamber),
mucizelerle desteklenerek onu getirmiş olduğuna göre, durum
nasıl olur?
Musannif (Allah ona rahmet
etsin) şöyle demiştir: Ben iki önemli mânâ çıkardım.
Birincisi şöyledir:
Peygamberlerin mucizeleri ölmeleri üzerine kaybolmuştur.
Bugün bir dinsiz şöyle dese:
- Muhammed'le Musa'nın
doğruluğunu gösterecek hangi delil vardır? Ona şöyle cevap
verilir:
- Muhammed için ay ortadan
bölünmüş, Musa için de deniz yarılmıştır. O dinsiz de:
- Bu, imkansızdır, der.
Yüce Allah, bu Kur'an ı
vefatından sonra doğruluğuna ait delilin açık ve zahir
olması için yapmıştır. Onu, diğer peygamberlerin de doğru
olduğuna dair bir delil yapmıştır. Çünkü, Kur'an onları
tasdik etmekte ve onların durumunu haber vermektedir.
İkincisi de şöyledir: Kur'an
Ehl-i Kitab'a, Muhammed'in özelliklerinin, yanlarındaki
Tevrat ve İncil'de yazılı olduklarını haber vermiştir.
Hatıb'ın mümin olduğu, Hz.
Aişe'nin de suçsuz, temiz olduğuna şehadet etmiştir. Bunlar,
gaybî şehadetlerdir.
Eğer onun özellikleri Tevrat
ve incil'de olmasaydı, onları (Ehl-i kitab'ı) ona iman
etmekten alakoyardı. Hatıb'la Aişe içlerinden kendileri için
yapılan şehadedin aksini bilselerdi, iman etmekten
kaçınırlardı.
Rasulullah'ın Şakk-ı Kamer (Ayın İkiye Bölünmesi) Mucizesi
373)
İbn Abbas şunu anlattı:
Müşrikler toplanıp
Rasûlullah'ın (s.a.v.) yanma geldiler ve: -Sen doğruysan
(gerçekten peygambersen), bizim için ayı ikiye ayır,
dediler. Rasulullah da (s.a.v.) onlara:
- "Bunu yaparsam, inanır
mısınız?" dedi. Onlar:
- Evet iman ederiz, dediler.
Rasulullah (s.a.v.) onların
söylediği şeyi kendisine vermesini Rab-binden diledi.
Ay (dolunay) ikiye bölündü.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle sesleniyordu:
- "Ey falanca! Ey falanca!
şahit olun."
Bu olay, hicretten önce
Mekke'de meydana gelmişti,
374)
Mücahid şöyle demiştir:
Ay (dolunay) bölündü. Bir
parçası dağın tepesinde oldu, bir parçası da dağın gerisine
gitti.
375)
İbn Zeyd şöyle demiştir: Ay ikiye ayrıldığında yarısı
Kuaykıan dağı üzerinde, diğer yarısı da Ebu Kubeys dağı
üzerinde görünüyordu.
376)
ibn Mes'ud da şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.v.) zamanında
ay ikiye ayrıldı. Öyle ki onu gördüler. Rasulullah da
(s.a.v.):
- "Şahit olun" dedi. Başka bir
lafızda şöyledir:
Ay ikiye bölündü. Bir parçası
dağın üzerinde oldu, Öbür parçasını da dağ Örttü. Bunun
üzerine Rasulullah (s.a.v.):
- "Şahit olun" dedi.
377)
Enes îbn Malik anlattı:
Mekke halkı, Rasûlullah'tan
(s.a.v.) bir mucize göstermesini istedi. Rasulullah onlara
ayı ikiye bölünmüş olarak gösterdi. Onlar Hıra'yı o iki
parçanın arasında gördüler.
Buhari, îbn Abbas'tan şunu
rivayet etmiştir: Peygamber zamanında ay ikiye bölündü.
378)
Abdullah şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.v.) zamanında
ay ikiye bölündü. Bazıları:
-Bu Ebu Kebşe'nin oğlunun
onlara yaptığı bir büyüdür, yanınıza gelecek olan kimselere
sorun bakalım. Eğer onlar sizin gördüğünüz şeyin tıpkısını
gördüklerini söylerlerse, doğru demektir. Yoksa o, bir
büyüdür, dediler. Yolcular geldiler ve onlara sordular:
-Evet, biz ayı ikiye yarılmış
olarak gördük, dediler.
379)
îbn Ömer: "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" ayeti hakkında
şunu söylemiştir: Rasulullah (s.a.v.) zamanında ay ikiye
yarılmıştır.
Rasulullah'ın Yemeği Çoğaltma Konusundaki Mucizelerinin
Açıklanması
380)
Cabir îbn Abdillah anlattı:
Hendek kazarken Rasûlullah'la
(s.a.v.) birlikte çalıştık. Benim besili bir oğlağım vardı.
Kendi kendime onu Rasulullah (s.a.v.) için pişirip
hazırlasak, dedim.
Hanımıma emrettim. Bizim için
biraz arpa Öğüttü ve ondan bize ekmek yaptı. O oğlağı da
kestim. Rasulullah (s.a.v.) için onu kızarttık. Akşam olup
Rasûlullah (s.a.v.) hendekten aynhnak isteyince -gündüz
orada beraber çalışıyor, akşam olunca da ailelerimizin
yanına dönüyorduk-:
- Ya Rasulellah! Ben,
oğlağımızı senin için kızarttım. Onunla birlikte biraz da
arpa ekmeği pişirdik. Allah'ın Rasulu'nün benimle birlikte
evime gitmesini arzu ediyorum. Ancak Rasulullah'm tek başına
benimle birlikte gitmesini istiyorum, dedim.
- "Tamam" dedi. Daha sonra
Rasûlullah (s.a.v.): Allah'ın Rasulu'yle birlikte
Cabir'in evine gidin, diye bağırdı. Bunun üzerine ben:
- înna lillahi ve inna ileyhi
râci'ûn (yani rezil olacağım) dedim. Rasûlullah (s.a.v.) ve
onunla birlikte sahabiler geldiler. Hazırladıklarımızı
Rasûlullah'a (s.a.v.) getirdik. Rasûlullah (s.a.v.) bereket
duası yapıp besmele çekti ve yedi. Gruplar halinde de
sahabiler gelip ondan yediler. Her bir grup doyup kalkınca,
başka bir grup geldi. Böylece Hendek'te çalışanlar o
yemekten yiyerek doydular.
381)
Cabir Ibn AbdiUah anlattı:
(Babam) Abdullah tbn Amr tbn
Haram , borçlu olarak vefat etti veya şehit oldu.
Alacaklıların alacaklarından
vezgeçmeleri için Rasûlullah'dan (s.a.v.) yardım etmesini
istedim. Peygamber (s.a.v.) onlardan bunu istedi ama
alacaklılar kabul etmediler.
Bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.v.) bana:
- "Haydi (bahçene git).
Hurmanı toplayıp tasnif et: Acve (denilen kaliteliyi) bir
boy, Azk'ı (îbn) Zeyd (denileni) de bir boy yap. Sonra bana
haber gönder" dedi.
Ben Rasulullah'm (s.a.v.)
emrini yerine getirdim. Rasûlullah (s.a.v.) geldi. Hurma
harmanının başına (veya ortasına) oturdu. Sonra:
- "Haydi şu bekleyenlerin
istediklerini ölç" dedi. Ben de Ölçüp alacaklıların
haklarını tamamen verdim.
Geri kalan hurmanın aslından
sanki hiçbir şey eksilmemişti.
382)
Abdurrahman Ibn Ebi Amre, babasından şunu rivayet etmiştir:
Bir gazada Rasûlullah'la
(s.a.v.) birlikteydik. Ashab acıkınca Rasûlullah'dan
(s.a.v.) yük develerinin bazılarını kesmek için izin
istediler. Onlar:
-Allah, bize bunu tebliğ
ediyor, dediler.
Ömer İbnu'l-Hattab
Rasûlullah'ın (s.a.v.) onlara yük develerini kesme konusunda
izin vermeye niyetlendiğini görünce:
-Ey Allah'ın Rasulü! Yarın biz
düşmanla aç ve yaya olarak karşılaştığımızda ne yaparız?!
Ya Rasulellah! Eğer uygun görürsen orduda bulunanların
azıklarından ne kaldıysa getirmelerini söylesek ve
getirdiklerini toplasak, sonra sen, bereketlendirmesi için
Allah'a dua etsen. Böylece yüce Allah, senin yaptığın dua
sebebiyle bizi gayemize ulaştıracaktır, (veya şöyle
demiştir: Senin duanla bize bereket verecektir), dedi.
Rasûlullah (s.a.v.) onların
azıklarının kalanlarını getirtti. Topluluk, yiyeceklerin
kırıntılarını ve bundan fazla olan şeyleri getirmeğe
başladılar. En fazla getiren bir sa' hurma getirmişti.
Rasûlullah (s.a.v.) onları
toplayıp bir süre dua etti. Sonra askerlerin kaplarını
getirmelerini istedi. Onlara kaplarını doldurmalarını
emretti. Orduda doldurulmayan hiçbir kap kalmadı. Toplanan
yiyecek de aynen kaldı.
Rasûlullah (s.a.v.) dişleri
görülecek şekilde güldükten sonra:
"Ben, Allah'tan başka ilah
olmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet
ediyorum. Eğer bir kul iki şehadete inanarak Allah'a
kavuşursa, kıyamet günü mutlaka ateş ondan engellenir" dedi.
383)
Ömer Îbnu'l-Hattab anlatmıştır.
Tebuk savaşında Resuhıllah'la
birlikte çıktık. Şöyle dedim;
- Allah'ın Resulü! Rumlar
(Bizanslılar) bize karşı çıktılar. Ancak onların karnı tok,
bizim de karnımız aç. Onun için Ensar, su için
kullandıkları hayvanlarını kesmek istediler.
Rasûlullah'ın tellalı
askerlerin arasında:
- "Kimin yanında fazla yiyecek
varsa, bize getirsin" diye seslendi. Onların getirdiklerinin
tamamını tahmin ettik. Yirmiyedi sa' olduğunu gördüler.
Rasûlullah (s.a.v.)
getirdikleri fazla yiyeceklerin yanına oturdu ve onun
hakkında dua etti. Sonra:
- "Ey cemaat! Alın ama
yağmalamayın" dedi.
Askerler onu, çanta ve
torbaların içine koydular. Hatta birisi gömleğini yırtıp
(torba gibi yaparak) içine doldurmağa başladı. Böylece hepsi
doydular. O, halâ tahmin ettikleri kadardı.
384)
Ebu îyas anlattı:
Bir gazaya Rasûlullah'la
(s.a.v.) birlikte çıktık. Biz kıtlığa uğramıştık. Hatta
bindiğimiz develerin bir kısmını kesmeyi düşündük. Bunun
üzerine Rasülullah (s.a.v.) yiyecek kaplarımızı toplamamızı
emretti. Rasûlullah'm (s.a.v.) emrini yerine getirdik. Yere
bir yaygı serdi. Cemaatin yiyecekleri yaygının üzerinde
toplandı. Toplananın ne kadar olduğunu tahmin etmek için
uzandım. Tamamının keçi ağılı kadar olduğunu tahmin ettim.
Halbuki biz yüzondört kişi kadardık.
. Hepimiz doyuncaya kadar
yedik. Sonra azık çantalarımızı doldurduk.
385)
Enes İbn Malik anlatmıştır: Ebu Talha, Ummu Süleym'e:
- Ben, Rasûlullah'm (s.a.v.)
sesinin biraz zayıf çıktığını farkettim. Onun aç olduğunu
biliyorum. Sende (yiyecek) birşey var mı? diye sordum. Ummu
Suleym:
-Evet, var, dedi.
Ummu Suleym birkaç parça arpa
ekmeği çıkardı. Sonra kendisine ait başörtüsünün bir kısmına
ekmeği sardı. Onu elbisemin altına sakladı. Bir kısmıyla da
beni sardı. Daha sonra beni Rasûlullah'a (s.a.v.) gönderdi.
Ben ekmeği götürdüm.
Rasûlullah'ı (s.a.v.) mescidde cemaatle birlikte otururken
buldum, gidip tepelerine dikildim. Rasülullah (s.a.v.):
- "Seni Ebu Talha mı
gönderdi?" dedi.
- Evet, dedim.
- "Yemek için mi?" dedi.
- Evet dedim. Rasülullah
(s.a.v.) yanındakilere:
- "Haydi kalkın" dedi.
Rasülullah (s.a.v.) yola
çıktı. Ben de onların önünde yürüdüm. Ebu Talha'ya gelip
durumu haber verdim. Ebu Talha:
-Ummu Suleym! Rasülullah
(s.a.v.) cemaatle birlikte geldi. Halbuki bizim onları
doyuracak kadar yiyeceğimiz yoktur, dedi. Ummu Suleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi
bilir, dedi.
Ebu Talha gidip Rasûlullah'la
(s.a.v.) görüştü. Ebu Talha, Rasûlullah'la birlikte gelip
içeri girdiler. Rasülullah (s.a.v.):
- "Ummu Suleym! Neyin varsa
getir" dedi.
Ummu Suleym o ekmeği getirdi.
Rasülullah (s.a.v.) ekmeğin ufalanmasını emretti ve ekmek
ufalandı. Ummu Suleym tulumundan yağ sıkıp ekmeği
katıklanmış hale getirdi. Sonra Rasülullah (s.a.v.) bu
ekmek hakkında, Allah ne dilediyse onu söyledi. Daha sonra
da:
- "On kişiye izin ver" dedi.
Ebu Talha da onlara izin
verdi. Doyuncaya kadar yediler sonra çıktılar. Başka bir
grup yedi, onlar da doydular. Bu cemaat seksen kişiydi.
386)
Enes İbn Malik anlattı:
Rasûlullah (s.a.v.) evlenerek
ailesinin yanma girdi.
Annem Ummu Suleym hays
(çekirdeksiz hurma, sade yağ, keş ve undan yapılan bir
yemek) yaparak onu bir kaba koydu ve:
-Enes! Bunu, Rasûlullah'a
(s.a.v.) götür ve şöyle de: Bunu sana annem gönderdi. Sana
selam ediyor ve bu, sana bizden azdır ya, diyor.
Ben yemeği Rasûlullah'a
götürdüm ve:
- Annem sana selam ediyor ve
sana: Bu, sana bizden azdır ya, diyor, dedim. Rasûlullah
(s.a.v.):
- "Bırak onu" dedi. Sonra:
"Git, falan falanı veya rastladığın kimseleri çağır"
diyerek, bazı kimselerin adlarım saydı.
Ben de adlarını saydığı
kimselerle rastladıklarımı çağırdım. (RaviEbu Usman, Enes'e:
-Kaç kişilerdi? diye sordu. Enes: -Üçyüz kadardı, diye cevap
vermişti.) Rasûlullah (s.a.v.):
- "Enes! Kabı getir" dedi.
Davetliler içeriye girdiler. Hatta sofa ve oda doldu.
Rasûlullah (s.a.v.): "Herkes, onar onar halka olsun ve
Önüne konan yemekten yesin" dedi.
Herkes doyuncaya kadar yedi.
Bir grup çıkınca, diğer bir grup girdi. Böylece herkes yemek
yedi. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Enes sofrayı kaldır!" dedi.
Kaldırdım ama kaptaki yemek sof-raya koyarken mi daha çoktu,
yoksa kaldırırken mi bilemiyorum?"
387)
Abdurrahman îbn Ebi Bekr anlattı:
Yüzotuz kişi, Rasûlullah'm
(s.a.v.) yanmdaydık. Rasûlullah (s.a.v.):
- Sizden birinizin yanında
yiyecek var mı? dedi. Bir adamda bir sa'lık veya o civarda
bir un olduğunu gördük. Bunun üzerine hemen hamur yoğuruldu.
Daha sonra saçları dağınık,
uzun boylu müşrik bir adam güttüğü bir davar sürüsüyle
geldi. Peygamber (s.a.v.);
- "Satılık mı? Hediyye mi
(veya hibe mi?) diye sordu. Adam:
- "Satılık, dedi. Rasûlullah
(s.a.v.) ondan bir koyun satın aldı. Koyun yüzülüp
hazırlandı. Peygamber (s.a.v.) ciğerinin kızartılmasını
emretti.
Allah'a yemin ederim! Yüzotuz
kişiden hiçbiri yoktur ki, Rasûlullah ona, o koyunun
ciğerinden bir parça vermemiş olsun. Orada varsa kendisine
verdi. Yoksa onun için sakladı.
Ondan iki kap dolduruldu. Biz
hepimiz yedik ve doyduk. Kap-larda yemek arttı. Onu bir
deveye yükledik. Yahut dediği gibidir.
388)
Hz. Ali (r.a.) şöyle anlattı:
Rasûlullah'la (s.a.v.)
birlikte çıktık. O, Abdulmuttalib oğullarını çağırdı. Daha
sonra bir su bardağı getirtti. Hepsi kanıncaya kadar ondan
içti. îçilen şey sanki içmek için hiç dokunmamış gibi kaldı.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Ey Abdulmuttalib oğulları!
Ben Özel olarak size genel olarak bütün insanlara
gönderildim. Benden bu mucizeyi gördünüz. Şimdi hanginiz
kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana beyat edecek?" dedi.
Kimse kalkıp on$ cevap
vermedi. Ben kalkıp onun yanma gittim. Oradakilerin en
küçüğüydüm. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Sen otur" dedi. Bunu üç
defa tekrar etti. Ben de her defasında kalkıp onun yanma
gidiyordum. O da:
- "Otur" diyordu. Hatta üçüncü
defada eliyle elime vurdu.
389)
Semura tbn Cundub anlatmıştır:
Peygamber (s.a.v.) yanında
otururken içi tirit dolu bir tabak getirildi.
Rasûlullah (s.a.v.) ve
oradakiler ondan yediler. Öğleye yakın bir zamana kadar
devamlı onu elden ele dolaştırdılar ve herkes gelip ondan
yedi. Bir adam Rasulullah'a:
-Ona yemek mi ilave
ediliyordu? dedi. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Yerden birşey yoktu, ama
gökten dolduruluyor muydu, onu bilmem?" dedi.
390)
Ebu Eyyub el-Ensarî anlattı:
Rasûlullah'la (s.a.v.) Ebu
Bekr'e yetecek kadar bir yemek hazırladım. Yemeği onlara
getirdim. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Git, bana Ensar'ın
eşrafından otuz kişiyi çağır" dedi.
Fazla yemeğim olmadığı için bu
bana zor geldi. Sanki yerimden kalkamaz hale geldim.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Git bana, Ensar'ın
eşrafından otuz kişi çağır" dedi.
Onları çağırdım ve geldiler.
Doyuncaya kadar o yemekten yedi-ler. Sonra onun Allah'ın
Rasulü olduğuna şehadet ettiler, gitmeden önce de ona beyat
ettiler. Daha sonra Rasûlullah (s.a.v.):
- "Git, bana Ensar'dan doksan
kişi çağır" dedi.
Otuz kişiden korkarken başıma
altmış ve doksan kişi çıkmıştı. Onları da çağırdım.
Doyuncaya kadar onlar da yediler. Sonra onun Rasûlullah
olduğuna şehadet ettiler ve gitmeden önce ona beyat ettiler.
Benim o yemeğimden yüzseksen kişi yedi. Hepsi de Ensar'dandı.
391)
Ebu Hureyre şunu anlattı.
Rasûlullah'a (s.a.v.) bir
misafir geldi. Ona yedirecek birşey aradı. Hiç bir şey
bulamadı. Sonra bir lokma buldu. Onu birkaç parçaya ayırdı
ve ona getirdi.
- "Besmele çek ve ye" dedi.
Adam yedi ve lokma arttı. Peygamber'e:
-Sen
salih bir adamsın, dedi.
Rasulullahın Yağı Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
392)
Enes Ibn Malik'in annesi şunu anlattı:
Benim bir koyunum vardı. Bir
tulum dolduracak kadar onun yağından biriktirdim.
-Zubeybe! Ekmeğine katık
yapması için bu tulumu Rasûlullah'a götür, dedim. Zubeybe
tulumu Rasulullah'a götürüp:
-Ya Rasulellah! Ekmeğine katık
yapman için Ummu Suleym bu yağ tulumunu sana gönderdi, dedi.
Rasûlullah (s.a.v.):
-"Yağ tulumunu alıp boşaltın
ve Ummu Suleym'e geri gönderin" dedi.
Zubeybe, Ummu Suleym evde
yokken yağ tulumunu getirip duvardaki bir çiviye astı. Ummu
Suleym dönünce, tulumun yağ dolu ve ondan damla damla yağ
aktığını gördü.
-Zubeybe! Sana, tulumu
Rasulullah'a götürmeni söylemedim mi? dedi. Zubeybe:
-Onu götürdüm. Bana
inanmıyorsan, Rasulullah'a (s.a.v.) sor, dedi. Ummu Suleym
gidip:
-Ya Rasulellah! Ekmeğine katık
yapman için sana bir yağ tulumu göndermiştim, dedi.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Geldi" dedi. Ummu Suleym:
-Seni hidayet ve Hak dinle
gönderen Allah'a yemin ederim! O tulumu yağ dolu ve ondan
damla damla yağ akar halde buldum, dedi. Rasûlullah da
(s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Senin, peygamberini
doyurduğun gibi, Allah'ın da seni doyurmasına mı
şaşıyorsun? Git, onu ye ve yedir."
Yanından ayrıldım. Ondan bize
ait bir tuluma boşalttım. Bir veya iki ay ekmeğimize katık
yapacak kadarım bıraktım.
393)
Cabir şunu anlattı:
Ummu Malik el-Fihriyye,
kendisine ait bir tulumunda, Rasulullah'a bir miktar yağ
hediye etmişti. Çocukları gelip katık istedikleri zaman
başka birşey bulamadıkları için, gidip Rasulullah'a hediye
ettikleri o tulumun yağından yerlerdi. Çünkü onda daima yağ
bulunurdu. Ummu Suleym onu sıkmcaya kadar evinin katığı hiç
eksilmemişti. Sıkıp bitirdikten sonra Peygamber'e geldi.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Onu (tulumu) sıktın mı?"
dedi. Ummu Suleym:
- Evet, dedi. Rasûlullah
(s.a.v.):
- "Eğer olduğu gibi bırakıp
sıkmasaydın, o yağ bitmezdi" buyurdu.
Rasulullahın Hurmayı Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
394)
Ebu Hureyre anlattı:
Bir gün Rasulullah'a (s.a.v.)
birkaç hurma getirdim ve:
- Onlara bereket vermesi için,
benim namıma Allah'a dua et, dedim.
Rasûlullah (s.a.v.) hurmaları
önüne dizip dua ettikten sonra bana:
- "Bunları torbana koy ve
torbanın içine elini sok, ancak torbayı silkeleme" dedi.
O hurmadan Allah yolunda şu
kadar şu kadar vesk taşıdım. Ondan hem yiyor hem de
yediriyordum. Torba belimden ayrılmıyordu. Osman şehit
edilince, kemerim koptu ve yere düştü.
395)
Ebu Hureyre anlatmıştır:
Ben üç tane musibete uğradım.
Birincisi: Rasûlullah'm (s.a.v.) ö-lümüdür. Çünkü ben onun
basit bir arkadaşı ve hizmet çişiydim. İkincisi Osman'ın
öldürülmesidir. Üçüncüsü ise: Torbadır.
Dinleyenler:
-Torba da ne oluyor? dediler.
Ebu Hureyre:
-Rasulullahla birlikteydik.
Cemaatin karnı acıktı. Rasûlullah (s.a.v.) bana:
-"Ebu Hureyre! Birşeyler var
mı? diye sordu. Ben:
-Evet, bir torbada biraz hurma
var, dedim. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Bana, onu getir" dedi.
Onu hemen getirdim. Elini
soktu. Bir avuç çıkarıp onu yaydı. Daha sonra:
- "Bana on kişi çağır" dedi.
Ona on kişi çağırıp getirdim.
Onlar da doyuncaya kadar yediler. Bütün orduya yedirip
doyuruncaya kadar devamlı böyle yaptı. Sonra bana:
- "Getirdiğini al. Elini içine
sok. Onunla yetin. Onu ters çevirme" dedi.
Getirdiğimden daha fazlasını
elde ettim.
Rasûlullah, Ebu Bekr, Ömer ve
Osman'ın sağlığında yedim ve ye-dirdim. Osman ölünce evim
yağmalandı ve torba gitti.
396)
Ebu Hureyre anlattı:
Rasûlullah (s.a.v.) bir
gazadaydı. Yiyecek sıkıntısı çekmeğe başladılar. Bunun
üzerine Rasûlullah:
- "Ebu Hureyre! Yanında
yiyecek birşey var mı? dedi. Ben: -Evet, torbamda, biraz
hurma var, dedim. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Onu getir" dedi.
Bir sergi üzerinde onu
getirdim ve onu yaydım. Elini soktu ve hurmayı avuçladı. Bir
de ne göreyim o, yirmibir hurma oldu. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Bismillah=Allah'm adiyle"
dedi ve her hurmayı koymağa ve ona besmele çekmeğe başladı.
Hurmaları bitirinceye kadar hepsjne bismillah dedi. Ve
onları topladı. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Falancayı ve arkadaşlarını
çağır" dedi. Ben falancayı ve arkadaşlarım çağırdım. Hepsi
yeyip doydular ve gittiler. Daha sonra:
- "Falancayı ve arkadaşlarını
çağır" dedi. Onlar da doyuncaya kadar yeyip gittiler. Hurma
artmıştı. Bana:
- "Otur" dedi. Oturdum:
- "Ye" dedi. Ben de yedim, O
da yedi. Hurma yine arttı. Onu torbaya koyup:
- "Ebu Hureyreî Eğer birşey
istersen, elini ona sok. Onu tersine çevirme, yoksa aleyhine
olur" dedi.
Hurma istediğimde hemen elimi
sokar, alırdım. Ondan Allah yolunda elli vesek hazırladım.
O, devemin arkasında asılıydı. Osman zamanında düşüp gitti.
397)
En-Nu'man Ibn Beşir'in kızkardeşi ve Beşir îbn Sa'd'ın kızı
şunu anlattı:
Annem Amra Bint Ravaha, bana,
elbisemin arasında hurma vererek babama ve dayıma gönderdi.
Giderken:
-Kızım! Babanla dayın Abdulah
îbn Ravaha'ya yiyeceklerini götür, dedi.
Bunlarla birlikte yola çıktım.
Babamla dayımı ararken Rasûlullah'a (s,a.v.) rastladım.
Rasûlullah:
- "Kızım! gel. Şu yanında olan
nedir?" diye sordu. Ben de:
- Ey Allah'ın Rasulü! Bu,
annemin, babam Beşir îbn Sa'd'la dayım Abdullah îbn
Ravaha'ya yemeleri için gönderdiği hurmadır, dedim.
Rasûlullah (s.a.v.):
-"Onu ver" dedi.
Hurmaları, Rasulullah'm
avuçlarının içine döktüm. Avuçlarım doldurmadı. Rasûlullah
(s.a.v.) bir örtü getirilmesini emretti. Onu yaydı.
Hurmaları onun üzerine yaydı. Sonra birisine:
- "Hendek kazanlara bağır:
Yemeğe gelin" dedi.
Hendek kazmak için çalışanlar
toplandı. Ondan yemeye başladılar. Hurma fazlalaşıyordu.
Nihayet hendek kazmak için çalışanlar doydular. Hurmalar,
serilen örtünün uçlarından yere dökülüyordu.
Suyu Çoğaltma Mucizesi
398)
İmran îbn Husayn şunu anlattı:
Bir yolculuk esnasında
Rasûlullah'la (s.a.v.) birlikteydik. Gece yürüdük. Sabaha
doğru öyle bir uyuduk ki, bir yolcu için bundan daha tatlısı
olamaz. Öyle bir dalmışız ki, bizi güneşin sıcağından başka
u-yandıran olmadı. îlk uyanan falanca, sonra falanca oldu. (Ravi
Ebu Reca onların adını sayıyordu. Avf ise onları unuttu).
Ömer Îbnu'l-Hattab ise uyananların dördüncüsüydü.
Rasûlullah (s.a.v.) uyuduğu
zaman, kendiliğinden uyanmadıkça uyandırılmazdı. Çünkü biz,
uyku esnasında kendisine ne olacağını bilemezdik.
Ömer -ki sert bir zattı-
uyanıp topluluğun başına geleni görünce) yüksek sesle tekbir
getirdi. Nihayet onun sesinden Rasûlullah (s.a.v.) uyandı.
Rasûlullah (s.a.v.) uyanınca,
sahabe başlarına geleni ona şikayet ettiler. Rasûlullah
(s.a.v.):
- "Zararı yok, buradan gidin"
dedi.
Oradan ayrıldılar. Uzak
olmayan bir yere gidip orada konakladı. Abdest suyu
getirtti. Abdest aldı. Namaz için ezan okundu. Cemaate
namazı kıldırdı. Namazı bitirince baktı ki, biri kenara
çekilmiş cemaatle birlikte namazını kılmamış. Bunun üzerine:
- "Ey falanca! Cemaatle
birlikte namaz kılmana ne engel oldu?" dedi. Adam:
-Ya Rasulellah! Cünüp oldum.
Suyum da yok, dedi. Rasûlullah
(s.a.v.):
'
- "Toprağa bak, o sana yeter"
dedi.
Daha sonra Rasûlullah yola
çıktı. İnsanlar bu defa da susuzluktan şikayet ettiler.
Rasûlullah (s.a.v.) mola verip falancayı çağırdı. (Ebu Reca
onun adını veriyordu. Avf ise onu unuttu.) Ali'yi de çağırdı
ve:
- "Haydi gidin, bize su
arayın" dedi.
O ikisi gittiler. Devesi
üstünde iki kırba (su kabı) arasına oturmuş bir kadına
rastladılar. Kadına:
- Su nerede? diye sordular.
Kadın:
- Dün bu saatte suyun
basındaydım. Adamlarımız (halâ orada) duruyorlar, dedi.
- Öyleyse yürü, dediler.
Kadın:
- Nereye? dedi.
- Rasûlullah'ın (s.a.v.) yanma
aediler. Kadın:
- Şu kendisine sabii (dinden
çıkan) denilen adamın yanına mı? dedi.
- İşte, kastettiğin zatın
yanma yürü! dediler.
Kadını, Rasûlullah'ın (s.a.v.)
yanma getirdiler. Ona olanları anlattılar. Kadını
devesinden indirdiler. Rasûlullah (s.a.v.) bir kap istedi.
Her iki kırbanın ağızlarından oraya biraz su boşaltıp
ağızlarını bağladı. Öteki taraflardaki ağızlarını açtı.
Halka şöyle seslenildi: Gelin hayvanlarınızı sulayın,
kendiniz için de su alın.
Dileyen hayvanı için, dileyen
de kendisi için su aldı. En sonunda Peygamber (s.a.v.)'cünüp
olan birisine bir kap su verip:
- "Git, üstüne dök" buyurdu.
Kadın, ayakta, suyunu nasıl
kullandıklarına bakıyordu.
Allah'a yemin ederim! Artık su
almaktan vazgeçildi ama halâ kırbalar bize işe başlamadan
önceki zamandan daha dolu görünüyordu. Peygamber (s.a.v.):
- "Onun için birşeyler
toplayın" dedi.
Onun için kaliteli hurma, un
ve kavut gibi birçok yiyecek toplayıp bir torbaya
doldurdular ve onu devesine yüklediler. Torbayı da önüne
koydular. Rasûlullah (s.a.v.) ona:
- "Vallahi, senin suyundan hiç
eksiltmediğimizi biliyorsun. Fakat bize su veren Aziz ve
Celil olan Allah'tır" dedi.
Kadın kendi kabilesinin yanma
gecikmiş olarak gitti. Onlar: -Ey falan kadın! Seni alakoyan
nedir? dediler. Kadın:
-Hayret! Bana iki kişi
rastladı. Beni, sabii denilen o adamın yanına götürdüler. O,
benim suyumla şöyle şöyle etti. Vallahi o, -şehadet ve orta
parmaklarını göğe kaldırarak ve gökle yeri kasdederek- ya
sununla bunun arasmdakilerin en iyi büyü yapanıdır, ya da
gerçekten Rasulul-lah'tır, dedi.
Müslümanlar, o kadının
bulunduğu yerin etrafındaki müşriklere baskın yaptıkları
zamanlarda o kadının mensup olduğu topluluğa dokunmazlardı.
O kadın bir gün kavmine:
-Benim anladığım kadarıyla
bunlar size kasden dokunmuyorlar. Müslüman olmak ister
misiniz? dedi.
Onlar kadının görüşünü kabul
edip islam'a girdiler.
399)
El-Berâ anlattı:
Hudeybiye'ye vardık. O, suyu
çekilmiş bir kuyuydu. Biz de bin-dörtyüz kişiydik. O kuyudan
bir kova çekildi. Peygamber (s.a.v.) ondan mazmaza yaptı
(suyu ağzına alıp çalkaladı). Sonra onun içine püskürttü ve
dua etti. Hepimiz kana kana içtik ve hayvanlara içirdik.
400)
El-Misver İbn Mahreme'yle Mervan îbnu'l Hakem şunu
anlattılar:
Hudeybiye sırasında Rasûlullah
(s.a.v.) bin küsur ashabıyla çıktı. Zulhuleyfe'deyken
Rasûlullah (s.a.v.) kurbanlık hayvanın boynuna kurbanlık
nişanı taktı ve üzerine çul örttü. Umre için ihrama girdi.
Ashabı dosdoğru yürüterek, Hudeybiye'nin en uzak yeri olan
suyu az Semed çukuru yanında konakladı, insanlar ondan azar
azar su alıyorlardı. Çok geçmeden onun suyunu tamamen
çektiler.
Rasulullah'a susuz
kaldığımızdan şikayet ettik. Ok çantasından bir ok çekip onu
çukurun dibine saplamalarını emretti.
Müslümanlar ordan ayrılıncaya
kadar onları suya kandırmak için su fışkırdı durdu.
401)
El-Bera anlattı:
Bir yürüyüşte Rasulullah'la
birlikteydik. Suyu az bir kuyuya rastladık. Altı kişi kuyuya
indi. Altı kişiden birisi de bendim. Bize, kuyunun
ağzındaki Rasuhıllah'ın kovası sarkıtıldı. Kovanın yarısını
veya üçte birine yakınım kuyunun içine soktuk. Kova
Rasulullah'a kadar çıkarıldı. O, elini kovanın içine
batırdı ve Allah'ın söylemesini dilediği şeyi söyledi. Kova
bize içindeki suyla birlikte geri geldi.
Arkadaşlardan birisinin
boğulacağı korkusuyla üstündeki kıyafetinden birisini
çıkardığını gördüm.
Sonra kuyunun suyu bir ırmak
olarak aktı. ı
402)
Ziyad îbnu'l Haris es-Sudaî anlattı:
Rasulullah'a (s.a.v.) gelip
müslüman olarak ona beyat ettim. Daha sonra müslüman
oldukları için kavmimden bir heyet geldi. Onlar:
-Ey Allah'ın elçisi! Bizim bir
kuyumuz var. Kış gelince suyu artar biz de onun yanında
toplanırız. Yaz gelince de suyu azalır. Biz de çevremizdeki
suların yanına dağılırız. Bugün artık dağılma imkanımız yok.
Etrafımızdaki herkes bize düşmandır. Suyunun fazlalaşması
için Allah'a dua et, dediler. Rasûlullah (s.a.v.) yedi
çakıl taşı getirtti. Onları e-linin içine ayırıp dua
ettikten sonra:
- "O kuyuya gittiğinizde
bunları birer birer atın ve Allah'ın adını zikredin (besmele
çekin)" dedi.
Bunu yaptıktan sonra kuyunun
dibine bakamaz oldular.
403)
Ebu lyas şunu anlattı:
Bir adam içinde biraz su
bulunan bir matara getirdi. Rasûlullah (s.a.v.) o suyu bir
bardağa boşalttı. Hepimiz abdest aldık. Bindörtyüz kişi onu
şarıl şarıl döküyorduk. Daha sonra sekiz kişi geldi. Onlarr
-Abdest suyu var mı? diye
sordular. Rasûlullah (s.a,v,):
- "Abdest suyu bitti" dedi.
404)
Ebu Katade şunu anlattı: Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle
hitab etti:
"Siz bugün öğleden sonra ve bu
gece yürüyecek ve yarın inşaallah suya ulaşacaksınız."
Bunun üzerine herkes
birbirinin yüzüne bile bakmadan yola devam etti. Rasûlullah
(s.a.v.) ben yanında olduğum halde yoluna devam ederken gece
yarısı oldu.-Jlasûlullah (s.a.v.) uyukladı. Hayvanının
üzerinden yana sarktı. Ben hemen yetişip kendisini
uyandırmadan hayvanının üzerinde dimdik oturuncaya kadar
doğrulttum.
Sonra yoluna devam etti.
Gecenin çoğu gidince hayvanının üzerinde yine yana sarktı.
Ben yine kendisini uyandırmadan, hayvanının üzerinde iyice
doğruluncaya kadar doğrulttum.
Sonra tekrar yola devam etti.
Seher vaktinin sonu gelince, öncekilerden daha fazla olarak
yana sarktı, Nerdeyse düşecekti. Ben hemen yanma varıp
kendisini doğrulttum. Başını kaldırarak:
- Kim o? dedi. Ben:
- Ebu Katade, dedim.
- Benimle birlikte ne zamandan
beri yürüyorsun? dedi.
- Bu gece, devamlı senin
yanında yürüdüm, dedim.
- "Peygamberini koruduğundan
dolayı Allah da seni korusun" deyip şunu ilave etti:
"insanların gözünden kaybolduk mu acaba? Kimseyi görebiliyor
musun?" Ben:
- işte bir binitli, dedim.
Sonra: işte bir daha, dedim. Nihayet toplanarak yedi
kişilik bir kafile olduk. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.)
yoldan saparak uyumak için başını koydu. (Sonra) bize:
- "Namazınızı geciktirmeyin"
dedi.
ilk uyanan Rasûlullah (s.a.v.)
oldu. Güneş sırtına vurmuştu. Biz telaşla kalktık. Sonra
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Binin dedi. Hemen
hayvanlarımıza bindik ve yola koyulduk. Güneş yükselince,
Rasûlullah (hayvanından) indi ve benim yanımdaki içinde
biraz su bulunan su kabını istedi. Ondan abdest aldı. Kapta
biraz su kaldı. Sonra Ebu Katade'ye (bana):
- "Su kabını bizim için
muhafaza et. Az sonra onunla ilgili bir haber çıkacak" dedi.
Sonra Bilal, namaz için ezan
okudu. Rasûlullah (s.a.v.) iki rekat namaz kıldı. Daha sonra
Sabah namazını kıldırdı. Yani her gün yaptığı gibi yaptı.
Hayvanına bindi. Biz onunla birlikte hayvanlarımıza bindik.
Biz, birbirimizle şöyle
fisıldaşmağa başladık.
-Acaba namazımızda yaptığımız
bu kusurun keffareti ne olacak?
- "Dikkat edin! Sizin için
bende bir örnek vardır" dedi. Sonra: "Dikkat edin! Uyku
yüzünden namazı kaçırmada bir kusur yoktur. Kusur, ancak
başka namazın vakti gelinceye kadar namazını kılmayan
kimsededir. Kim uyuyup kalırsa, uyandığında o namazı kılsın"
dedi.
Cemaatin yanma vardık. Onlar
şöyle diyorlardı:
-Ey Allah'ın elçisi! Helak
olduk, susadık. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Size helak yoktur" dedi.
Sonra şunu ilave etti: "Bana küçük bardağımı getirin." Su
kabım da istedi. Rasûlullah (s.a.v.) dökmeğe, Ebu Katade de
onlara su vermeğe başladı. Cemaat kabın içinde su olduğunu
görür görmez üzerine üşüştüler. Bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.v.):
- "Terbiyeli olun! Hepiniz
kana kana su içeceksiniz" buyurdu.
Rasûlullah (s.a.v.) su
dökmeğe, ben de cemaata su vermeğe devam ettik. Sonunda
Rasûlullah'la (s.a.v.) ikimizden başka kimse kalmayınca suyu
dökerek bana:
- "iç" dedi. Ben:
- Rasûlullah içmedikçe ben
içemem, dedim. Rasûlullah (s.a.v.):
- "Bir kavmin sakisi (sucusu)
suyu en son içendir" buyurdu.
Bunun üzerine ben içtim.
Rasûlullah (s.a.v.) da içti. Artık cemaat suya kanmış ve
rahat bir şekilde suya geldiler.
Rasulullah'ın Parmaklarının Arasından Su Fışkırması
405)
Enes Ibn Malik anlattı:
Peygamber (s.a.v.) Zevra'daydı.
İçinde, parmaklarım örtmeyecek kadar su
bulunan bir kap getirildi. Rasûlullah (s.a.v.) ashabına
abdest almalarım emretti. Avucunu suyun içine koydu. Su
parmaklarının arasından ve uçlarından kaynamağa başladı.
Böylece orada bulunanlar abdest aldılar. Enes'e sordum:
-Kaç kişiydiniz? Enes:
-Üçyüz kişiydik cevabını
.erdi.
406)
Abdullah anlattı:
Biz Rasûlullah'la (s.a.v.)
birlikteydik, yanımızda hiç su yoktu. Rasûlullah (s.a.v.)
bize:
. - "Yanında su bulunan
birisini arayın" dedi.
Dediğini yaptık. Su getirildi.
Rasûlullah (s.a.v.) onu kabın içine döktü. Sonra avucunu
onun içine soktu. Su, parmaklarının arasından çıkmağa
başladı. Sonra:
- "Haydi temiz ve mübarek
suya gelin. Suyun artışı ise Allah'tandır" buyurdu. O sudan
karnımı doldurdum. İnsanlar da su ihtiyaçlarını giderdi.
407)
İbn Abbas şöyle anlattı:
Rasûlullah (s.a.v.) askerler
arasında geceyi susuz olarak geçirdi. Sabahleyin birisi ona
gelip:
-Ey Allah'ın elçisi! Askerler
arasında hiç su yok, dedi. Rasûlullah (s.a.v.):
- Senin yanında biraz suvar
mı? dedi. Adam: ;
- Evet var, dedi. Rasûlullah
(s.a.v.):
- "Onu bana getir" dedi.
Adam içinde biraz su bulunan
bir kabı O'na getirdi. Rasûlullah (s.a.v.) parmaklarını
kabın ağzına koyup parmaklarını açtı. Parmaklarından
pınarlar fişkırdı. Bilal'e:
- "Askerlere temiz ve mübarek
suya gelmelerini söyle" dedi.
408)
Abdullah anlatmıştır:
Bir yolculukta Rasulullah'la
birlikteydik. Ashap su bulamadı. Bir su kabı getirildi.
Peygamber (s.a.v.) elini onun içine koydu ve parmaklarını
açtı. Böylece Rasulullah'm parmaklarının arasından suyun
fışkırdığını gördüm. Rasûlullah (s.a.v.):
"Haydi temiz suya gelin. Suyun
artışı Allah Teala'dandır" buyurdu.
El-A'mes: Bana Salim İbn Ebi'l
Ca'd şunu haber verdi: Cabir Ibn Abdillah'a:
- O gün kaç kişi vardı? diye
sordum. O da:
- Binbeşyüz kişiydik, dedi.
409)
Cabir şunu anlattı:
Hudeybiye günü insanlar
susadılar. Rasulullah'm önünde bir su kabı vardı. Ondan
abdest aldı. Sonra insanların yanma geldi ve :
- Neyiniz var? dedi.
- Ey Allah'ın Rasulü! Senin su
kabmdakinden başka ne abdest a-lacak ne de içecek suyumuz
var, dediler.
Peygamber (s.a.v.) elini su
kabına koydu. Pınar gibi parmaklarının arasından su
fışkırmağa başladı.
Biz o sudan içtik ve abdest
aldık. Cabir'e:
- O gün kaç kişiydiniz? diye
sordum. O da:
- Yüz (bin) olsaydık da bize
yeterdi ama biz binbeşyüz kişiydik, dedi.
410)
Cabir şöyle anlattı:
Biz askerlerin yanma geldik.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Cabir! abdest alın, diye
seslen" dedi. Ayrıca: Abdest suyu, abdest suyu yok mu? dedi.
Ben:
- Allah'ın Rasulü! Kafilede
bir damla su bulamadım" dedim.
Ensar'dan birisi, Rasûlullah
için, kendisine ait bir tulumda su so-ğuturdu. Baha:
- "Ona git" dedi.
Ona gittim. Tulumun ağzındaki
bir damladan başkasını bulamadım. Onu boşaltacak olsam,
tulumun kuru tarafı onu emecek, Rasûlullah (s.a.v.):
- "Git, bana onu getir" dedi.
Onu eline alıp ne olduğunu anlamadığım birşey söylemeğe
başladı. Aynı zamanda onu eliyle sıkıyordu. Daha sonra onu
bana verdi ve:
- "Cabir! Büyük bir çanak diye
seslen" dedi. Ben:
- Ey kafilenin çanak sahibi!
diye seslendim. Hemen onu yüklenip bana getirdiler. Çanağı
Rasûlullah'ın (s.a.v.) önüne koydum. Rasûlullah (s.a.v.)
eliyle, çanağın içine şöyle yaptı, elini açtı. Parmaklarının
arasını ayırdı. Sonra elini çanağın dibine koydu ve:
- "Cabir! Elimin üzerine dök
ve bismillah de" buyurdu. Ben elinin üzerine döküp:
Bismillah dedim.
Böylece suyun Rasûlullah'ın
parmaklarının arasından fışkırdığını gördüm. Sonra çanak
kaynadı, döndü, sonunda doldu. Bunun üzerine:
- "Cabir suya ihtiyacı
olanlara seslen" dedi.
Cemaat gelip kanıncaya kadar
su içti. Rasûlullah (s.a.v.) ellerini çanaktan kaldırdı.
Rasulullah1n Sütü Çoğaltma Konusundaki Mucizesi
411)
Ebu Hüreyre anlatmıştır:
Vallahi, açlıktan yere,
ciğerimin üzerine dayanıyordum. Ashabın geçtiği yola
oturdum. Ebu Bekr geçti. Ona, Allah'ın kitabından bir ayeti
sordum. Bunu sadece beni peşine düşürüp götürmesi için
sormuştum ama beni götürmedi. Ömer geçti. Ona da sordum. O
da götürmedi.
Ebu'l-Kasım (s.a.v.) geçti. O,
yüzümdekini ve içimdekini anlayıp:
- Ebu Hüreyre! dedi. Ben:
- Buyur ya Rasulallah! dedim.
O:
- "Gel" dedi. Onun peşine
düştüm. îçeri girmek için izin istedim. Girmeme izin verdi.
Bir bardağın içinde süt gördü.
- "Bu süt size nerden geldi?"
diye sordu.
- Onu falanca ve falancanın
ailesi hediye etti, dediler. Rasûlullah .):
- "Ebu Hirr!" dedi. Ben:
- Buyur, ya Rasulellah! dedim.
Rasûlullah (s.a.v.):
- "Ehli Suffe'ye git" dedi.
Ehl-i Suffe, İslam'ın
misafirleriydi. Onların ne aileleri ne de para ve malları
vardı. Rasulullah'a bir hediye geldiğinde, onun bir kısmını
onlara gönderirdi. Sadaka geldiğinde hiç dokunmadan onlara
gönderirdi.
Bu, benim hoşuma gitmedi. Ben,
günümün ve gecemin geri kalan zamanında güçlü kalacak bir
şekilde sütten içmek istiyordum. Kendi kendime şöyle
düşündüm: Ben elçiyim, topluluk gelince onlara veren (ikram
eden) ben olurum. O zaman bu sütten bana ne kalır?
Allah'a ve Rasulüne itaat
etmek gerekiyordu. Gidip onları davet ettim. Gelip içeri
girmek için izin istediler. Girmelerine izin verildi.
Evdeki yerlerini aldılar. Rasulullah:
- "Ebu Hirr! Al, onlara ver!
dedi. Ben bardağı aldım. Onlara vermeğe başladım. Adam
bardağı alıyor, kanıncaya kadar içiyor, sonra bardağı
geri veriyordu. Onu bir
başkasına veriyorum, o da kanıncaya kadar içiyor, sonra
bardağı geri veriyordu. Nihayet sonuncularına geldim.
Bardağı Rasulullah'a verdim ve
onu alıp eline koydu. İçinde fazlalık (artık) kaldı. Sonra
başını kaldırdı. Bakıp gülümsedikten sonra:
- "Ebu Hirr!" dedi. Ben de:
- Buyur, ya Rasulallah, dedim.
Rasulullah:
- İkimiz kaldık, dedi. Ben:
- Doğrusun ya Rasulallah,
dedim. Rasulullah:
- "Otur ve iç" dedi. Oturup
içtim. Daha sonra bana:
- İç, dedi. İçtim. Devamlı
bana "İç" diyor, ben de içiyordum. Nihayet:
- Seni hak ile gönderene yemin
olsun! Artık boğazımdan geçmiyor, dedim. Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.v.):
- "Bardağı bana ver" dedi.
Bardağı O'na verdim, geri kalanı da O içti.
412)
Rasulullah'la sohbeti bulunan (sahabî olan) Nafi anlattı:
Bir yolculukta Rasûhıllah'la (s.a.v.) birlikteydik. Yaklaşık
dörtyüz kişiydik. Suyu bulunmayan bir yerde konakladık.
Ashabı susuzluğa dayanamadı ve:
-Ya Rasulellah! Susadık,
dediler.